
Dostlarım, çoğu insanın gözünün dövize dikili olduğu, dolar ne oldu, euro ne oldu, şu ne oldu, bu ne oldu diye baktığı bir dönemde, şu kavramı yani “gavur parasıyla beş para etmez” kavramını, deyimini anlamanın zor olduğunu biliyorum. Ama bu bizim dilimize yerleşmiş. Neden? Çünkü öyleydi. Osmanlı güçlü zamanlarında Avrupa’yı hep hakir gördü. Her bakımdan: ekonomi bakımından, harp bakımından, giyim kuşam, yeme içme… Her bakımdan hakir gördü. Kendi kuvvetli bir devlet, kendi üslubu var, yaşam üslubu var, musikisi var, edebiyatı var, mutfağı var, çok zengin. Dolayısıyla Avrupa’yı hiç buraya yaklaştırmadı. Ta ki Avrupa’nın ne kadar ileri gittiğini, aradaki farkın ne kadar açıldığını acı bir şekilde görene kadar.
Çünkü o dönemde dediğim gibi “gavur parasıyla beş para etmez”, ya da sarışınlara genel olarak “tüyü bozuk”, mavi gözlülere “gök gözlü”, “uğursuz”… O kadar yabancıydı ki. Bir de o dönemde düşünün, televizyon yok, şu yok, bu yok. İlk ülkeler birbirini göremiyorlar. Bizim padişahlar da savaşa gittiği yerler dışında hiçbir yeri görmüyor. Ta ki ne zamana kadar? Abdülaziz’in Avrupa seyahatine kadar. Çünkü o arada elçiler gidiyordu, geliyordu, anlatıyordu falan ama esas büyük değişim Abdülaziz’in Avrupa seyahatinde oldu.
O zamana kadar savaş dışında başka ülkelere giden padişah olmamıştı. Fakat ilk defa padişah Abdülaziz biraz herkesi şaşırtarak Paris’teki sergiye, Napolyon’un davetini kabul etti. Uluslararası sergiye… Büyük hazırlıklar yapıldı tabii. İstanbul’dan ayrıldı. Sultaniye yatı, diğer yatlar… Bazı yatlar, bazı gemiler padişahı taşıyor. Taşıyanın yanında iki tane veliaht taşıyan var: biri Murat, birisi de kardeşi Abdülhamit. Abdülhamit 24 yaşında.
Çünkü o zamanın büyük devlet adamları Ali Paşa ve Fuat Paşa -ki muazzam bir adamdır Keçizâde Fuat Paşa, bunu konuşmamız lazım mutlaka- bunlar, “Padişahım, taht boşluk kabul etmez. Aylarca sürecek bir seyahate çıkıyorsunuz, iki tane veliaht burada bırakılmamalı” diye… Kuvvetli insanlar, onları da beraberlerine aldılar. Ayrı ayrı yatlarda gidiyorlar. Ve bir gün Marmara’dan açıldılar, Çanakkale Boğazı’nı geçtiler. İstanbul halkı iki yakaya birikmiş, “Padişahım çok yaşa!” nidaları, çeşitli törenler arasında padişah uğurlandı.
Ama biraz geç kalmışlardı seyahat için. Fırtınalı dönem başlamıştı. Ege Denizi’nde fırtınalara mağlup… Denize çıktıktan sonra o gemiler o kadar sallanmaya başladı ki… Fırtınaya tutulmuş gemiler tabii böyle oradan oraya vuruyor insanları. Padişah güverteye çıktı, tutuna tutuna ve kaptana dedi ki: “Derhal durdur şunu!” Fırtınayı durdurmayı emrediyor. Osmanlı padişahı, öl deyince ölüyor, ol deyince oluyor yani. Hiçbir emrine karşı çıkılamaz. “Durdur şunu!” dediği zaman, yani adam ya fırtınayı durduracak… Durduramayacağına göre de belki kelle gidecek.
Onun üstüne doktorlarına yatıştırıcı bir şey yapıyorlar, iksir yapıyorlar, veriyorlar. Abdülaziz uyuyor. Uyandığı zaman da geçmiş oluyor fırtına. Gidiyorlar Messina Boğazı’na falan… Her geçtikleri ülkede saygı gösteriliyor tabii. Sonra Toulon Limanı’na kadar geliyorlar. Toulon Limanı’nda da düşünün o zaman Osmanlı padişahı geliyor diye hiç kimse görmemiş ki birbirini. Şehrin kadınlı erkekli bütün azzadeleri, halk, askerler falan herkes orada birikmişler. O kıyılarda bando çalıyor. Hatta Abdülaziz’in bestelerini çalıyor. Onun Batı tarzında besteleri vardır: barcarolle’ler, vals’ler bestelemiştir. Onları çalıyor.
Orada da top atışları, 101 pare… Çok canı sıkılıyor. “Dönün gidelim, bu ne yapıyor, bu gavur!” falan diyor. Ama neyse, Keçizâde onu gene ikna ediyor. Sonra oradan karşılanıyor ve trenle Paris’e gidiyorlar. Trenleri, demiryollarını ve geçtikleri bütün Fransa’nın ne kadar gelişmiş olduğunu görüyorlar.