Bu bölümde hepimizin hayatına sinsice yerleşmiş bir paradoksu konuşuyorum:
Gerçekten ayıp olan şeylere “normal” dememiz, normal olan şeylere de “ayıp” diye saldırmamız.
“Bakın… İsviçreli bilim insanlarıyla büyüdük biz.
Her tuhaflığın bir açıklaması var sandık.
Ama bu bölümde anlatacaklarım var ya…
Onları bile hafif utandırır.
Hadi gelin, beynimizin, bedenimizin ve sokaklarımızın arka planında neler döndüğüne şöyle bir büyüteç tutalım.”
Bu bölümde, gün içinde üzerimize çöken o " yetişmem lazım" hissini ve görünür olmakla çekingenlik arasında gidip gelen iç dünyamızı konuşuyorum.
Sabah mahmurluğundan , babaların dakikliğine kadar...
Hepimizi tanıdık bir yere götüren küçük bir sohbet.
Bu bölüm, yalnızlığın korkulacak bir şey olmadığını, kendi alanımızı korumanın ne kadar kıymetli olduğunu ve nazik insanların sessizce dünyayı güzelleştirdiğini anlatıyor.
Kimseye kulak tıkamadan, ama herkesin sesine de mecbur kalmadan... Biraz kendi ritmimizde, kendi halimizde.
Yumuşak kalplerin, sakin zihinlerin ve iç sesi yüksek olanların bölümü bu. Yalnızlık değil, kendinle kalmak. Münzevilik değil, huzuru seçmek.
Sevinmekle utanmak aynı anda olabilir.Karmaşık canlılarız neticede😏
Freud mu haklı Adler mi? Ayrıca birinin haklı olması şart mı? İşimize geldiği gibi hak verebiliyo muyuz?😊
Empatiyi fazla kaçırdım, şu an duygusal olarak herkesin yerine yaşıyorum. Ve inanın kalabalık bir yer burası.
Keyif almak kolay mı sandınız ? Uzmanlık alanımız keyfi bile sabote etmek:)
“Evet, yine ufak tefek ama sinir sistemimizde iz bırakan mevzuların peşine düştük