Democracy Now! özel muhabiri Andreína Chávez Alava bugün Venezuela'nın Cararas kentinden bize katılacaktı ama ne yazık ki, bazı teknik sorunlar nedeniyle onunla röportaj yapamadık.
Yine de bu sabahki yayınımızda, Anrdeina'nın 3 Ocak 2026'da Democracy Now! programında verdiği röportajda söylediklerini aktardık. O, ABD'nin sınırları ötesinde işlediği zulümlerin, bu ülkenin bir “mafya” devleti olduğunu gösterdiğini söylüyor. Ve çok önemli bir şeyi aktarıyor. Haberlerde henüz netleşmemiş bir bilgi veriyor: “32 Kübalı dahil olmak üzere yaklaşık 80 kişi öldürüldü” diyor. Bunu, başlı başına bir “emperyalist saldırı” olarak nitelendiriyor. Son olarak, Tariq Ali'nin New Left Review’de 06 Ocak 2026 tarihinde yeni yayınlanan yazısında “Abduction in Caracas” yer alan Donald Trump'ın yeni yıla girerken 3 Aralık'ta attığı tweet ile “Venezuela'da büyük bir saldırı başlatıyoruz” yayınımızı sonlandırdık.
Bir yılın sonuna daha geldik. Bu, insana iki şeyi hatırlatıyor. Birincisi; zamanın ne kadar çabuk geçtiğini. İkincisi ise yine zamanla ilgili olarak, gelecekte bizi başka nelerin beklediğini. Daha iyi bir zaman, elbette, beklediğimiz bir umut haline geliyor. Geçtiğimiz zaman ise geçmişe yani bir anıya dönüşüyor.
Umuttan ve anıdan bahsetmişken, bu yıl da önceki yıllar gibi pek çok şey yaşadık – karışık, birçok duygu. Hem hüzünlü, hem de neşeli olduğumuz zamanlar oldu. Hayat böyle işte!
Babam bana müziğin dili olmadığını söylerdi hep. Müziğin evrensel bir dili vardır, bizi birbirimize bağlayan dil.
Bir süredir, musiki -yani duyduğumuz uğultu, güzel bir uğultu- aracılığıyla yerinden edilme, hafıza, umut, empati, dostluk ve dayanışma kavramlarını nasıl bir araya getirebileceğimizi düşünüyorum.
Bunun hakkında konuşmanın bir yolu var olduğunu seziyorum.
Belki de musiki (yani uğultu) ve sözler, yerinden edilmenin özüne dair bize farklı biçimde iç görüler sağlayabilir. Belki de musiki ve sözler, şu an duygularımızı canlı tutabilir ve şimdiye kadar yaptığımız şeylere anlam kazandırabilir.
Bu vesileyle Ammar Al Hamidi bize eşlik ediyor.
Ammar Al Hamidi, Suriye'de doğdu ve İstanbul'da yaşıyor. Ammar bir sanatçı müzisyen, ut ile çok yakın bir ilişkisi var. Ut çalar, gurbet özlemini ut çalarak giderir. Aynı zamanda, yerinden edilme nedeniyle çalışmaları kesintiye uğrayan ve hakları olan ve olmayanlar için eşitlik konularını ele alan bir sanatçı.
Yılın sonuna yaklaşırken, dayanışma dolu günlerin çoğaltması umuduyla Ammar AlHamidi stüdyomuzda bizimle ve bizim için bol bol ut çalacak. Yeni yıla girerken, yer değiştirmenin o güzel uğultusuyla onu karşılayacağız. Hepinizin şimdiden yeni yılınızı kutluyorum, sarılıyorum.
18 Nisan 2025 tarihinde, neredeyse dokuz ay önce ABD'de yaşayan ve eğitimine devam eden Zişan Tokaç'ı konuk almıştık. Arada dokuz ay geçmiş ve Zişan bize tekrar katılıyor.
Hatırlarsınız; Zişan ile Mahmoud Khalil’in tutuklanması ve Donald Trump'ın 300'e yakın üniversite öğrencisini hedef alacağını ve hatta Mahmoud Khalil'in yanı sıra Momoduo Taal, Rümeysa Öztürk, Yunseo Chung, Badar Khan Suri, Leqaa Kordia, Ranjani Srinivasan, Alireza Doroudi, Dr. Rasha Alawieh şimdiye kadar bildiğimiz isimlerin tutuklanmasıyla ilgili konuşmuştuk. Bu isimlerin bazıları gözaltında, bazıları ise sınır dışı edildi. Bu öğrencilerin sınır dışı edilmek ve gözaltına alınmak için tek bir suçları vardı: Filistin için seslerini yükseltmekti.
Bu durum beni bir söyleyişe götürdü; Rüşen Çakır ve Hamit Bozarslanın yaptığı bir söyleyi, 07 Ekim Mayıs 2022 tarihinde medyascope’ta yayınlandı.
Hamit Bozarslan, bir siyaset bilimci ve şu anda Fransa'daki EHESS'te dersler veriyor. Yaptığın söyleyişin ana başlığı: “Hamit Bozarslan ile söyleşi: Hamas saldırılarının ikinci yılında Orta Doğu". Kendisi şöyle diyor: “Gazzeli’lerin imhası. Söz konusu olan şu anda çok açık bir şekilde biyolojik bir savaş, sosyal Darwinist bir savaş. Filistinlilerin bir tür olarak görülmesi ve orada imha edilmesi, Gazze’de imha edilmesi. Bunun bitmesi gerekiyor. Fakat diğer yandan Trump’ın dayattığı ve Blair’in de kabul ettiği strateji aslında Gazze’nin sadece bir manda yönetiminde de değil doğrudan kolonyal bir yönetime tabi olmasını beraberinde getirmekte. Bu tabii çok içler acısı bir olgu.”
Hamit Bozarslan'ın kullandığı kavram, Sosyal Darwinizm. Kendi biyolojik türden uymayan bir sınıfın yok edilmesini -imha edilmesini- savunan bir ideolojiyi kastetmekte. Nedense, bu ifadeyle ilgili en çok aklımda kalan şey bu oldu. Belki de bu konu daha ayrıntılı bir tartışmayı hak ediyor.
Yayınımızı dönersek, bugün ABD'ye tekrar dönmemizin sebebi de bu. ABD’de Trump yönetimi; Afganistan, İran, Yemen, Haiti, Somali ve Venezuela’nın da aralarında bulunduğu Asya, Afrika ve Latin Amerika’dan 19 ülkenin vatandaşlarına yönelik tüm sığınma, göçmenlik, vatandaşlık ve Yeşil Kart başvurularını askıya aldı. Daha önce onaylanmış dosyalar ve mevcut Yeşil Kart sahipleri de yeniden incelemeye alındı. Yönetim, bu ülkeleri “yüksek riskli” olarak tanımlarken, kararlar “toplu cezalandırma” ve insan hakları ihlali gerekçesiyle eleştiriliyor. Öte yandan Florida’daki ICE gözaltı merkezlerinde işkenceye varan koşulların belgelenmesi, Minnesota’da ICE operasyonlarında hukuksuz uygulama iddiaları ve İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem’e yönelik istifa çağrıları tartışmaları derinleştiriyor.
Avrupa’da da benzer bir sertleşme dikkat çekiyor: AB, ilticası reddedilenlerin daha hızlı sınır dışı edilmesini, bazı başvuruların sınırlı incelenmesini ve üçüncü ülkelere gönderilmeyi öngören yeni kurallarda uzlaştı; insan hakları örgütleri bu adımların hukuka aykırı olduğunu savunuyor. Göç yollarındaki riskler ise artarak sürüyor; Girit açıklarında bir göçmen teknesinin alabora olması sonucu en az 18 kişi hayatını kaybetti. Bu tabloya karşılık sivil toplum örgütleri, Uluslararası Göçmenler Günü vesilesiyle ayrımcılığa karşı kapsayıcı, hak temelli politikalar ve barış içinde bir arada yaşam çağrısını yineliyor.
Quaid e Azam Üniversitesi'nde politik ekonomi öğretmeni olarak görev yapan ve Pakistan'daki Awami İşçi Partisi'nin aktif üyesi olan Aasim Sajjad Akhtar ile bir araya geliyoruz. Kendisi, üç kitabın yazarı; ilk kitabı, 2014 yılında yayınlanan Pakistan Pencap'ında Ordu ve Engellenen Kalkınma. İkinci kitabı Sağduyu Siyaseti, 2018 yılında yayınlandı. Üçüncü ve en son kitabı ise 2022 yılında yayınlanan Pakistan'da Hegemonya Mücadelesi: Korku, Arzu ve Devrimci Ufuklar. Ayrıca Akhtar, şu anda Dawn gazetesinde çağdaş dünya siyaseti üzerine düşüncelerini yazıyor.
Aasim Sajjad Akhtar ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajı olabildiğince kapsamlı tutmak istedik. Bir nebzede olsa yurt içindeki ve yurt dışındaki mücadeleleri, kimlik meselesini, diasporayı, güvenlik politikalarını, Pakistan solunun mevcut durumunu ve Pakistan'da süregelen sel felaketlerini konuştuk.
Yayınımıza Sudan kökenli Türkiye’de ikamet eden Denis Sime bize katılıyor. Denis, 1985 yılında Al-Ain, Arap Emirlikleri’nde doğdu; Londra ve Dubai’de büyüdü ve İstanbul ve Bodrum’da yaşıyor ve çalışıyor. Eğitimini Chelsea College of Arts and Design, Londra’da tamamladı. Postkolonializm, siyah emek, siyah queer; feminist hareketler ve direnişle ilgileniyor. Çalışmaları kölelik, isyan, kaçak olma hali, siyah teori kapsar. Siyah bedenlere yer veren eserleri, tarihi olaylardan çokça etkilenir.
İki gün önce, Denis'e şöyle bir mesaj göndermeye cesaret ettim; “Denis, haftalardır Sudan'ı programımızın merkezine nasıl alabiliriz diye düşünüyorum. Orası babanın doğduğu yer, biliyorum. Bu konuyu takip ettiğini de biliyorum. Bunun üzerine konuşmak hiç de kolay değil. Bu nedenle bu soruyu sormak istiyorum: Bu konu hakkında hem tarihsel hem de kişisel olarak ilk düşüncelerini bizimle paylaşmak ister misin?”
Bildiğiniz üzere, Birleşmiş Milletler, Sudan'da acil ateşkes çağrısını yineliyor. Birleşik Arap Emirlikleri destekli RSF (Hızlı Destek Güçleri), 17 aylık kuşatmanın ardından Darfur'daki El Fasher şehrinin kontrolünü ele geçirdi. Geçen hafta Pazartesi günü, Afrika Birliği başkanı, ihtiyaç sahiplerine hayat kurtaran yardımların ulaşabilmesi için insani yardım koridorlarının açılması çağrısında bulundu. Afrika Birliği ayrıca El Fasher'deki savaş suçları haberlerini kınadı. Sudan ordusuyla ittifak halindeki bir grup, RSF'nin El Fasher'in kontrolünü ele geçirdiğinden bu yana “2 binden fazla silahsız sivili infaz ettiğini” iddia etti.
Şehrin yıkımı Sudan ordusu için büyük bir darbe olarak görülüyor. Pazartesi günü Sudan ordusu komutanı General Abdel Fattah al-Burhan, askerlerinin Darfur'daki son kalesinden çekildiğini duyurdu.
Pazartesi günü, BM'nin Sudan insani yardım koordinatörü Denise Brown, El Fasher ve Sudan genelinde yayılan insani kriz konusunda uyarıda bulundu.
“Şu anda 500 günden fazla bir süredir, sivillere insani yardım ulaştırılması engelleniyor. Bu yüzden, El Fasher'da sivillerin olduğunu tekrarlamak istiyorum. Bu bir gerçek. Ve bir kez daha, onlarca kez söylediğimiz gibi, BM, RSF'ye bu sivillerin güvenli bir şekilde ayrılmaları için geçiş izni vermesini talep ediyor. Özellikle son 24 saatte çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte, bu sivillerin yaralanma veya öldürülme riski artmıştır.”
Sudan ordusu ve Birleşik Arap Emirlikleri destekli RSF, 2023'ten beri çatışıyor. O zamandan beri, Sudan genelinde 150 bin den fazla kişi öldü. Denis düzeltiyor ve “400 bine yaklaştı” diyor. Ve yaklaşık 12 milyon kişi evlerini terk etti.
FAO ve WFP’nin son raporu, çatışmaların derinleştirdiği akut gıda güvensizliği nedeniyle Suriye dahil 16 ülkede ciddi kıtlık riski bulunduğunu ortaya koyuyor. Haiti, Mali, Filistin, Yemen, Güney Sudan ve Sudan en yüksek risk altındaki bölgeler olarak öne çıkarken, finansman açıkları insani yardımların azalmasına ve kitlesel göç riskinin artmasına yol açıyor.
Aynı dönemde İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporu, Türkiye’de yaşayan Uygurların artan baskılar, keyfi tahdit kodları, iptal edilen ikamet izinleri ve sınır dışı uygulamaları nedeniyle kendilerini güvende hissetmediğini belirtiyor. Bu durum geri göndermeme ilkesinin ihlali ve işkence/kötü muamele riski açısından ciddi endişeler yaratıyor.
Avrupa ülkelerinde de göç politikalarının sertleştiği görülürken; Almanya nitelikli göçe ihtiyaç duyduğunu, İngiltere ise sığınma rejimini daha da kısıtlamaya hazırlandığını açıklıyor. Tüm bu gelişmeler, küresel ölçekte hem korunmaya muhtaç kişilerin hem de göç rejimlerinin giderek daha baskıcı bir yöne evrildiğini gösteriyor.
In What Kind of Country Do I Live? adlı kitabında 450-B maddesi üzerinde duran Anil Ramdas'den yola çıkarak haftanın diğer önemli haberlerini özetliyoruz.
Hüsnükabul'de bu hafta, New York'taki yerel seçim zaferiyle gündeme gelen Zohran Mamdani'nin başarısını ve bunun küresel direniş hareketlerine etkisini tartışıyoruz. Mamdani'nin işçi sınıfı ve dışlanmış gruplar (subaltern) lehine dengeyi değiştirebilecek siyasi duruşunu, özellikle de İsrail Başbakanı Netanyahu hakkındaki sözlerini vurguluyoruz. Öte yandan, İstanbul'da gerçekleşen Gazze Mahkemesi'ni konuşuyor, İsrailli tarihçi Avi Shlaim ile yapılan bir röportajı dinliyoruz. Shlaim, İsrail'in şiddetinin haksız olduğunu, Hamas'ın sivil hedeflere saldırısını kınarken, işgal altındaki halkın direniş hakkının bulunduğunu ve uluslararası kurumların eylemsizliğini eleştiriyor. Son olarak, Edward Said'in oğlu Wadie Said, babasının günümüzdeki acılara karşı mücadele edeceğini belirterek, Filistin davasının önemini vurguluyor.
Konuğumuz Farid Bin Masood, Pakistan'ın Karachi şehrinden bağlanıyor. Farid, Karachi Üniversitesi'nde sosyoloji alanında yüksek öğrenimi görmüş. Şu anda ise Karachi'deki çeşitli kurumlarda felsefe ve sosyoloji dersleri veriyor. Ayrıca daha önce Center for Social and Political Research adlı bir kurumda siyasi analist olarak çalışmaktadır.
Bildiğiniz üzere, geçtiğimiz haftalarda Pakistan, Afganistan topraklarda saldırıda bulundu. Afgan yetkililer, en az 10 kişinin öldürüldüğünü ve yoğun bir kan dökülme döneminin ardından sınıra iki gün süren nispi sükuneti getiren ateşkesi bozduğunu söylüyor.
48 saatlik ateşkes, her iki tarafta da düzinelerce asker ve sivilin hayatını kaybettiği, neredeyse bir hafta süren kanlı sınır çatışmalarına ara verdi. Taliban'ın üst düzey bir yetkilisi, AFP haber ajansına verdiği demeçte, “Pakistan ateşkes anlaşmasını ihlal etti ve Cuma günü geç saatlerde Paktika eyaletindeki üç bölgeyi bombaladı” dedi. Yetkili, kimliğinin gizli kalması koşuluyla yaptığı açıklamada, “Afganistan misilleme yapacak” dedi.
Bu duruma odaklanarak, üç sorudan oluşan kapsamlı bir program gerçekleştireceğiz. Amacımız, Pakistan'ın bugün içinde bulunduğu, iç politikada istikrar arayışı ile dış politikada denge kurma çabaları arasında sıkışmış durumunu anlatmaktır. Sorular şu şekilde:
Önemli bir konu, Pakistan'ın büyük şehirlerinin dışında sıcak nokta bölgeleri bulunan güvenlik durumudur. Belki de yönetici elitlerin verdiği bir yanıt, Afgan mültecilerin sınır dışı edilmesidir. Ayrıca belirli etnik topluluklara karşı misilleme yapılmıştır. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hükümet bu duruma nasıl yanıt verdi?
Pakistan'ın bölge genelindeki rolünü nasıl görüyorsunuz? Değişen küresel senaryoda Pakistan'ın konumu nedir? Örneğin Filistin ve İsrail. Mısır Barış Zirvesi'nde Shahbaz Sharif'in Donald Trump'a olan takdirini duymuş olabilirsin. Trump'ı Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterme şeklini. Shahbaz Sharif'in mevcut hükümetiyle Pakistan'ı şu anda nasıl konumlandırırsınız?
Pakistan'da şu anda siyasi bir kargaşa var. Baskı var. PTI'yi [Pakistan Tehreek-e-Insaf, Pakistan parlamentosundaki en büyük parti] zayıflatma girişimleri var, Imran Khan [eski başbakan ve PTI lideri] hapiste. Yeni bir hükümet var. Pakistan'daki mevcut durum hakkında genel değerlendirmeniz nedir?
İkinci exodus sürecindeyiz. İlk exodus hatırlarsınız, 19 Ocak 2025 tarihinde görmüştük. Filistin ve İsrail ateşkesin ardından, jeopolitik bağlamda birçok tartışma devam ediyor ancak, bu olağan üstü ve sıra dışı zamanda, sizlerle sahadan bazı anıları paylaşmak istiyorum.
Filistinliler evlerine ve ailelerine dönerken, ağır bir duygusal yükle geri dönüyorlar. Buna odaklanmamız gerekiyor. Az önce Mosab Abu Toha, Instagram hesabında bir aile üyesinin İsrail'in esaretinden kurtulduğunu paylaştı. Dün bu kişi eve dönüyordu. Ailesinin diğer tüm üyelerinin öldürüldüğü haberini almıştı. Çaresizdi. Özgürlüğün sevincini kiminle paylaşacağını bilmiyordu. Ama sonra güzel bir şey oldu. Karısı ve çocuğu hayatta olduğunu ve aniden bir odadan çıktığını gördü. Birbirine koşarak geldiler ve öyle birbirini sarıldılar ki anlatamam. Hayata döndüren en sevinç dolu bir kavuşma olsa. Şahsen, bu kavuşmayı izlerken gözlerim doldu.
Bunun tersinde olan örneği de var; Yine Mosab abu Toha yazyor, 'Başka bir Filistinli tutuklu serbest bırakıldı'. İsrail askerlerinin saldırısına uğramıştı. Bacaklarından birini kaybetmişti. Bu adam, bu exodus'un ortasında, hüngür hüngür ağlayarak yürüyordu ve “Kimse kalmadı. Bütün ailem öldürüldü. Kimse kalmadı” diyordu. Bu da başka bir anı. Bir insanın her şeyin kayıp etmesi anlamına geliyor. Tarif edilmesi zor. Bu kişinin söylediği sözlerin yankısı hala kulaklarımda çınlıyor.
Bu tür birçok kavuşma yaşanıyor. Çocukları omuzlarında, valizleri sırtlarında ve el arabalarıyla yürüyen insanlar var.
Filistin vatandaşı arkadaşımız Yahya El-hadi, bize bu süreç ile ilgili kapsamlı bir anlatı sunuyor.
Zaman zaman geri dönmek, yanlış anladıklarımızı veya anlamakta zorlandıklarımızı tekrar yakında görmek için yardımcı oluyor.
Bu yayında önemli bir konuya odaklanmak istiyoruz: Esther Projesi.
Hatırlarsanız, Noura Erakat, Filistinli aktivist, Rutgers Üniversitesi'nde hukuk profesörü ve aylar önce, Aralık 2024 tarihinde, Boston Review’de bir yazı kaleme almış ve “Bumerang Geri Dönüyor: ABD destekli Filistin savaşı, Esther Projesi'nden sınırdaki şiddete kadar otoriterliği ülke içinde nasıl yaygınlaştırıyor?” sorusunu sormuştu. Bugün bu yazıya tekrar dönmek istiyoruz.
Bunun nedeni ise Noura Erakat’ın "bumerang etkisi" diye tanımladığı şey, 'Esther Projesi'nden sınırdaki şiddete kadar otoriterliği ülke içinde nasıl yaygınlaştırıyor?' sorusunda vuku buluyor.
Bu bumerang etkisinin hatırlatmak adına, Martinikli şair, oyun yazarı ve politikacıydı, Aimé Césaire’in sözlerine aktarmak istiyorum. Aime Cesaire, emperyalizm ve bumerang ilişkiyle ilgili şöyle diyor, “Bir erkek ev bekçisine sadistçe şiddet uygulayıp eşine karşı nazik olamaz. Bir kadın kocasına karşı zalim olup çocuğuna karşı nazik olamaz.”
Bu sadist erk iktidar, hem ulus içinde hem de ulus dışında şiddeti sürdürmeye devam ediyor. Ancak, önce ülke içinde şiddet üreterek başlıyor ve bunun pek farkında değil. Ulus içinde bir barış veya bir huzur arzuluyor. Fakat tam tersi olan şey oluyor; bumerang etkisi oluyor ve şiddete dönüşüyor.
Şu an ABD’de gündeme gelen Project Esther, Filistin dayanışma hareketlerini bastırmayı hedefleyen politikalarıyla büyük tartışma yarattı. Heritage Foundation tarafından hazırlanan bu belge, Filistin yanlısı grupları “Hamas destek ağı” olarak yaftalayarak, akademik ve sivil alanlarda ifade özgürlüğünü daraltma tehlikesi taşıyor. Eleştirmenlere göre, bu girişim sadece ABD içindeki özgürlükleri değil, küresel düzeyde hak savunuculuğunu da tehdit ediyor. Bu tablo, devletlerin güvenlik ve siyaset adına attığı adımların çoğu zaman insan hayatı, onuru ve özgürlüğü pahasına atıldığını bir kez daha hatırlatıyor.
Trump, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na altı yıl aradan sonra döndüğü konuşmasında göçmenleri hedef aldı; sınırların kapatılmasını, “açık sınır” politikalarının terk edilmesini ve Birleşmiş Milletler’in “yozlaşmış bir yapı” olarak görülmesini savundu. Bu söylemler, kan ve toprak milliyetçiliğinin yeniden üretilmesine zemin hazırlarken göçmenlerin yaşam hakkını da doğrudan tehdit ediyor.
The Guardian’ın araştırmaları, göçmen emeğinin nasıl sistematik biçimde sömürüldüğünü gözler önüne seriyor. Birleşik Krallık’tan Türkiye’ye gönderilen atıkların geri dönüşüm tesislerinde mültecilerin kölelik koşullarında çalıştırıldığı; iş cinayetlerinde düzenli olarak hayatlarını kaybettikleri ortaya konuyor. Bu tablo, atık sömürgeciliğinin görünmez ama ölümcül yüzünü açığa çıkarıyor.
Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı’nın son açıklaması ise Nicolai Palamarcıuc cinayetinin “münferit” değil, cezasızlık ve sömürü düzeninin bir sonucu olduğunu vurguluyor. Irkçılık, patriyarka, kapitalizm ve iklim krizinin kesişiminde en savunmasız bırakılan göçmenlerin mücadelesi, küresel adalet arayışının tam merkezinde duruyor. Programda, bu çok katmanlı tabloyu birlikte ele alıyoruz.
Geçtiğimiz hafta Tütün Depo'da 'Elimde Bir Bulut' ('A Cloud In My Hand') başlıklı Gaza Biennale Istanbul sergisi açıldı. Sanatçıların kendi inisiyatifiyle bir araya getirdikleri ve eserlerini bağışladıkları bu sergide Gazze'den yaklaşık 50 sanatçı yer alıyor.
2024 yılında, nefes kesici bir sanatsal direniş eylemiyle ve Ramallah yakınlarındaki Al Risan dağındaki Yasak Müze ile işbirliği içinde, Gazze'deki sanatçılar kuşatma altındaki bir plajdan Gazze Bienali'ni başlattılar. O zamandan beri, dünya çapındaki sanat kurumları Gazze Bienali Pavyonları'na ev sahipliği yapmaya başladı. Bu, ulusal temsilleri, sanatsal yakınlık ve ittifakın ulus ötesi bir inisiyatifiyle ve yerinden edilmiş insanların dayanışma gerçekleşiyor.
Bu vesileyle, bize katılan sanatçılar sırasıyla: Shulamit Bruckstein, Reinse Chahine, Tanji Khaled ve Kubilay Özmen.
Bu yıl 17. kez verilen 2025 Hrant Dink Ödülü'nün sahibi İspanyalı göçmen hakları aktivisti ve gazeteci Helena Maleno Garzón ile birlikte olacağız. Ödüller bu sene de her sene olduğu gibi Hrant Dink’in doğum günü olan 15 Eylül’de verildi. İyi ki doğdun ahparig, diyoruz.
Konuşacak pek çok konu var. Ancak, ben bu fırsatı bulmuşken, dünya tarihini veya son birkaç yılın tarihini hatırlamak ve konuşmak istiyorum.
Geçen hafta iki önemli olayın yıldönümüydü; ABD'de 11 Eylül saldırıları ve 2 Eylül'de iki yaşındaki Suriyeli çocuk Alan Kurdi'nin ölümü.
Bu iki olayın şu an dünyaya önemli ölçüde - tarihin diğer olaylar gibi - pek çok şeye ayna tuttuğunu görüyorum. Her ikisi de tarihin en büyük lekesi olarak hatırlanıyor. 2001-2009 yılları arasında devlet başkanlığı yapan George W. Bush, liderliğinde ABD büyük bir operasyon başlattı: ‘Teröre Karşı Savaş’ (War on Terror). O dönemde, İslamofobinin nasıl kök saldığını, esmer veya siyahi toplulukların nerdeyse her gün baskı ve aşağılanmaya nasıl katlandığını, hatta insanların evlerine girip eşyalarını gasp edildiğini ve evin içine girerek veya sokağın ortasında öldürdüğünü tanık olduk. Bu, tarihin en büyük lekesiydi ve böyle olmaya devam ediyor. Bu tarihi size hatırlatmak istedim çünkü bu tarih, ya da geçmiş, sömürgeciliğin yeni yüzlerle devam ettiğini, en çarpıcı örnek olarak 1996 yılında, Bernard Lewis’in (Clash of Civilization) “medeniyetler çatışması” gibi absürt bir ifadeye rağmen, beyaz adamın maskesinin hiç değişmediğini gösteriyor. Hatta bu beyaz adam, riyakarca “Biz medeniyetiz” diye iddia etmeye kadar varıyor.
1948'den bu yana İsrail'in Filistin'de uyguladığı faşist soykırımı ele almak istiyorum. Son rapora göre, İsrail askeri rejimi tarafından 62 bin 300 kişi öldürüldü. Bu rapor, neredeyse sadece bir tarafını gösteriyor.
Diğer bir yandan, tarihin doğru tarafında durmanın bedeli dünyanın her yerinde ödenmeye devam ediyor. Rashed Khaledi, Columbia Üniversitesi'nde “Orta Doğu Çalışmaları” profesörü, en son Columbia’dan istifa ederken önemli bir şey söyleyerek çekildi: Dünyanın durumunu anlamak ve empati duygumuzu canlandırmak istiyorsak, Filistin'e kulak vermemiz gerekiyor, hatta dokunmamız gerekiyor çünkü Filistin her anlamda dünyanın merkezi olduğunu söylüyor. Şu anda Gazze'de yaşayan insanların günlük yaşamları çiğneniyor. Tanınmış şair ve yazar, Pulitzer Ödülü sahibi Mosab Abu Toha, New York dergisinin 12 Şubat 2025 sayısında şöyle yazıyor, “Ailem açlık çekiyor. Komşularım ölüyor. Bu adaletsizliklerin sona ermesi gerektiği için bunu paylaşmak zorundayım” diyerek Gazze'nin şu anda ihtiyaç duyduğu şeyleri sıralıyor. En yakın arkadaşı Refat Alareer, ölümü beklerken bir şiir yazdı: If I Must Die. ‘Eğer ölmeliysem ben, Sen yaşamalısın benim hikâyemi anlatmak için’ sözleri zihninizde kazınır. Refat Alareer’in bedeni hala Gazze'de ve bilinmeyen molozların altında, Tüm bu kayıplar ve tarihin doğru bir yerde durma, eylemi sizin için ne ifade ediyor?
Bir başka sorum da, geçen hafta, 2 Eylül'de Alan Kurdi'nin yıldönümüydü. Eylül 2015'te, Muğla'nın Bodrum ilçesinden şişme botla Yunanistan'ın Midilli adasına geçmeye çalışırken annesi ve erkek kardeşi ile birlikte boğulan üç yaşındaki Suriyeli Kürt çocuktu.
Aslında, onun hikayesinde doldurulması gereken birçok boşluk var, ancak bildiğimiz kadarıyla, Türkiye'den ayrılıp başka bir ülkede yaşamak istiyordu. Bu, onun en temel ihtiyacıydı. Taşınma ihtiyacı. Bir yerden başka bir yere gitme ve orada yaşama ihtiyacı. Ancak bu ihtiyaç karşılanamadı ve Muğla'nın Bodrum ilçesi kıyılarında ailesiyle birlikte hayatını kaybetti. İki yaşındaki Alan Kurdi'nin kıyıda sanki uyuyormuş gibi duran fotoğrafı hala zihnimizde ve unutmadık.
Burada bir istatistik paylaşmak istiyorum: “Avrupa Kalesi”nin kısıtlayıcı politikaları sonucunda ölen 66.519 mülteci ve göçmenin listesini gördüm. Gözlerimizin önünde, birçok kasıtlı uygulama, sınırların sertleşmesi ve bu uluslararası sularda, - Madleen Flotilla gemisi de aklımızda tutalım ve unutmayalım- Avrupa medeniyetinin insan haklarını ve insan onurunu çiğnediğini görüyoruz ve bu sadece Avrupa'da değil, dünyanın birçok yerinde de böyle. Örneğin, daha iki gün önce İngiltere'de aşırı sağcı göçmenlere karşı bir eylem düzenlendi. Tekrar altını çizmek istiyorum: Göçmenlere KARŞI.
Bu protesto, ülkedeki en büyük aşırı sağcı protesto olarak kabul edilen ve yaklaşık 110.000 kişinin katıldığı bir eylemdi. Bu akıl almaz bir şey. Sizce bu ne anlama geliyor? Hannah Arendt'in dediği gibi, kötülüğün yayıldığı böylesi zamanlarda, en temel şey insan olarak “düşünme yoksunluğu” haline mi gelmiş). Sizce insanlık en temel düşünme yetisini mi kaybetmiş?
Geçen haftaki yayında bir duyuru yapmıştım. Bu duyuru Hannah Arendt'in Ocak 1943 tarihli “Biz Mülteciler” (We Refugees) başlıklı denemesi hakkındaydı ve bu denemeyi bu hafta hep birlikte dinleyeceğiz.
Deneme, mülteci sorununa önemli bir ölçüde ışık tutuyor. Çoğu zaman, dünyanın durumuna tanık olduğumuzda kendimizi 'karanlık' bir yerde buluruz ve dışarıdan birinin ışık tutmasına ihtiyacımız vardır. Bu noktada, Hannah Arendt'in biraz ışık tuttuğunu görüyorum.
Bu deneme, “biz” mülteciler ile başlıyor ve size hitap ediyor. Sizden sessiz kalmanızı ve sadece dinlemenizi istiyor. Bu bir konuşma değil. Yine de bu deneme, bir konuşma girişimini içeriyor. Kim bilir, belki de bu denemeyi dinledikten sonra, bu yeryüzündeki ötekilere (başkalara) karşı daha duyarlı olabiliriz.
Gaza Biennale İstanbul’da 'Elimde bir bulut var' başlığı altında başlıyor. Uluslararası sanatçılar dayanışma içinde bu bienali desteklemek için eserler bağışlıyorlar. Birlikte, sanat, şiir ve seslerini yerinde ve çevrimiçi olarak paylaşacaklar. Sergi ile birlikte canlı bir performans açılacak. Serginin yeri ve zaman: Depo İstanbul, 19 Eylül akşam 17:00’de açılıyor ve 8 Kasım’a kadar devam ediyor.
Kilis’in Ketenciler Mahallesi’nde kaybolan 2 yaşındaki Suriyeli Arıc Aljaroukh’un cansız bedeninin evlerinin yakınındaki su kuyusunda bulunması büyük üzüntüye yol açtı. Kilis Valiliği, olayın Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde titizlikle soruşturulduğunu açıkladı ve tüm kentin bu acı hadiseden derinden etkilendiğini vurguladı. Küçük kızın ölümü, geçtiğimiz yıl aynı kentte yaşanan Gina Mercimek cinayetini hatırlatarak güvenlik, mülteci çocukların korunması ve yaşam koşulları konularını yeniden gündeme taşıdı. Valilik ayrıca aileye başsağlığı dilerken, kayıp ihbarı sonrası arama çalışmalarına destek veren vatandaşlara teşekkür etti.
Türkiye’de Suriyelilerin demografik durumu da tartışılmaya devam ediyor. İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıkladığı verilere göre, 2021’de 3,7 milyon ile zirve yapan geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı, 2025 Mayıs itibarıyla 2,7 milyona geriledi. Bugüne kadar 1,1 milyondan fazla Suriyeli ülkelerine gönüllü olarak dönerken, İstanbul 437 bin kişiyle en fazla Suriyelinin yaşadığı şehir oldu. Geri dönüşler hükümet tarafından “gönüllü, güvenli ve onurlu” bir süreç olarak tanımlansa da, insan hakları örgütleri kimi durumlarda hak ihlalleri yaşandığını iddia ediyor.
Öte yandan Pakistan’ın doğusundaki Pencap eyaleti, tarihinin en büyük sel felaketiyle karşı karşıya. Muson yağmurlarının yanı sıra Hindistan’dan gelen taşkın suları nedeniyle nehirler rekor seviyelere ulaştı ve 2 milyon kişi selden etkilendi. Binlerce kişi tahliye edilerek okul ve kamu binalarında kurulan geçici kamplara yerleştirilirken, tarım arazilerinin büyük bölümü sular altında kaldı. Yetkililer, bu durumun hem gıda güvenliği hem de barınma koşulları açısından ciddi bir kriz yaratabileceğini belirtiyor. İklim değişikliğinin etkileriyle şiddeti artan muson yağmurlarının, Güney Asya’daki milyonlarca insan için giderek daha yıkıcı sonuçlar doğurduğu uyarısı yapılıyor.
Geçtiğimiz hafta Mısır doğumlu Mohamed Alhafiz'ın Türkiye'den Mısır'a sınır dışı (iade) etmesiyle ilgili bahsetmiştim.
Mohamed Alhafiz, evli ve dört çocuk babası, sekiz yıldır Türkiye’de yaşamaktaydı. Mısır'dan darbe sonrası katliamlardan, işkenceden ve yargısız infazlardan kaçarak Türkiye’ye sığınmıştı. Gülden Sönmez'in 24 Temmuz'daki acil üzücü bir çağrısıyla haberdar olduk: 'Mohamed Alhafiz Türkiye'den gönderildi'. Kendisini Mısır’a teslim edecek ikinci bir ülkeye gönderilmesi halinde işkence altında öldürüleceği ya da idam edileceğine dair şüphe yoktu. Buna rağmen Mohamed Alhafiz geri gönderildi.
Gülden Sönmez, aynı zamanda Türkmenistanlı 'ABDYLLA ORUSOV ve ALISHER SAHATOV NEREDE' diye soru soruyor, 'Nisan ayında Sinop’ta keyfi olarak tutularak Geri Gönderme Merkezi’ne götürülmüşler ve haklarında sınır dışı etme kararı verilmişti. Anayasa Mahkemesi her ikisi hakkında da tedbir kararı vermiş ve Sınır Dışı Edilemeyecek kişiler arasında olduklarına hükmetmişti. Edirne Geri Gönderme Merkezi'nde tutulan Türkmenistanlıların, 24 Temmuz'da 'serbest bırakıldıkları' ve Sinop'a gitmelerine izin verildiği yönünde karar verildiğine dair beyanlarla bırakıldıkları belirtilmektedir. Buna rağmen o tarihten bu yana kendilerinden bir daha haber alınamamıştır. Bu durum, Abdylla Orusov ile Alisher Sahatov'un Türkmenistan'a sınır dışı edilmiş olabileceği yönünde güçlü şüpheler uyandırmaktadır. Türkmenistan, işkence, zorla kaybetmeler ve siyasi mahkumların zorla kaybettirilmesi ve öldürülmesiyle tanınan bir ülkedir. Türkiye’den daha önce sınır dışı edilen Türkmenler hakkında maalesef bir daha hiç kimse haber alamamıştır. 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu kapsamında geri gönderilemeyecek yabancılardan olan iki Türkmen aktivist, Türkmenistan’a yahut buraya gönderilecekleri herhangi bir ülkeye sınır dışı edildiler ise hayatları ciddi risk altında olacaktır. İşkence ve hatta ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır,' diyor.
Gülden Sönmez'i tüm bu olanları konuşmak için davet ettim ve kendisiyle olan biten her şey hakkında kapsamlı bir konuşma gerçekleştiriyoruz.
Mısır doğumlu ve muhalif Mohamed Abdelhafız’ın Türkiye'den sınır dışı edilmesi, insan hakları açısından düşündürücü bir başka örnek. Gülden Sönmez ve MAZLUMDER’in yaptığı çağrılara rağmen, yıllardır Türkiye’de yaşayan ve ülkesinde idamla karşı karşıya olan bir insanın gönderilmesi, vicdanlara ağır bir yük bıraktı. Sığınmacılar hukuki güvence altındayken, neden bilinmeze – belki de ölüme – gönderiliyorlar? Göç politikaları güçle şekillenirken, insan haklarının sesi kısılmamalı. Aksi halde hukuk, sadece güçlü olanın kalkanı haline gelir.
Almanya’da ise Temmuz ayında gerçekleştirdiği yeni sınır dışı operasyonuyla 81 Afgan erkeği ülkelerine gönderdi. Suç geçmişleri ve mahkeme kararları gerekçe gösterilse de Taliban yönetimi altındaki Afganistan’a zorla geri gönderilen bu insanların nasıl bir kaderle karşılaşacakları belirsiz. Üstelik bu, Almanya'nın bu yöndeki ikinci hamlesi. BM’nin açık uyarısına rağmen sınırdışıların sürmesi, göçmen politikalarında hukuki kaygılardan çok siyasi hedeflerin öne çıktığını gösteriyor. Merz hükümetinin sertleşen söylemleri, sınır kontrollerinin sıkılaştırılması ve aile birleşiminin askıya alınması gibi uygulamalarla göçmenlere yönelik baskının daha da artacağını işaret ediyor. Bununla birlikte, Almanya'nın ev sahipliğinde düzenlenen Göç Zirvesi, Avrupa genelinde iltica süreçlerinin üçüncü ülkelere taşınması ve göç politikalarının sertleştirilmesi yönünde önemli adımlar içeriyor.
Phoebe Walton ile gerçekleştirdiğimiz kapsamlı röportaja yer veriyoruz. Walton, Berlin'de doğdu. Cambridge Üniversitesi'nde mekansal çalışmalardan alanında eğitimini tamamladı ve şu an Forensic Architecture'de çalışıyor.
Phoebe Walton ile bu röportajda ilk olarak bizim daha önce sizlerle de paylaştığımız “Kale Avrupası”nın kısıtlayıcı politikaları nedeniyle 66 bin 519 mülteci ve göçmenin öldüğünü belgeleyen son liste" raporu üzerine konuşuyoruz.
Ardından Phoebe Walton, Avrupa sınır politikalarının göçmen ve mültecilere yönelik yapısal şiddeti nasıl sistematikleştirdiğini ve bu sürecin Libya gibi ülkelerde nasıl derin insani krizlere yol açtığını anlatıyor. Özellikle "geri itme" ve "geri çekme" uygulamalarının, Avrupa’nın hukuki ve ahlaki sorumluluğunu başka ülkelere devretme stratejisiyle hayata geçirildiğini vurgulayan Walton, bu pratiklerin bir yandan Avrupa kamuoyundan gizlendiğini, öte yandan mülteciler üzerinden yaratılan korku söylemleriyle meşrulaştırıldığını belirtiyor. Libya’daki gözaltı merkezlerinde yaşanan insanlık dışı koşulların, AB tarafından desteklenen bir sınır altyapısının parçası olarak görülmesi gerektiğini ve bu merkezlerde mültecilerin hem yerel milisler hem de Avrupa destekli yapılar tarafından çok yönlü istismara uğradığını ortaya koyuyor.
Phoebe Walton ayrıca, Forensis'te yürüttükleri saha araştırmaları aracılığıyla, mültecilerin tanıklıklarını dijital araçlarla belgelediklerini ve bu anlatıları somut, hukuki delillere dönüştürdüklerini ifade ediyor. Libya’daki gözaltı merkezlerinden sağ kurtulan Martin ve Stefan gibi kişilerin tanıklıkları üzerinden sistemin nasıl işlediği gözler önüne seriliyor. Tüm bu süreçlerin, Avrupa'nın kendi sınırlarını dışsallaştırarak görünmezleştirmeye çalıştığı sistematik bir baskı biçimi olduğunu belirtiyor ve kamuoyunun, bu gizli kalan alanlara dair farkındalığını artırmanın aciliyetine dikkat çekiyor.
Zebo Kadirova’nın hiçbir somut gerekçe olmaksızın geri gönderme merkezinde tutulması, Türkiye’deki göç politikalarının geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Aylarca imza yükümlülüğüne tabi tutulan ve ardından ani bir şekilde alıkonulan Kadirova’nın dört çocuğu annelerinin geri dönmesini beklerken, ailesi ise yetkililere çağrıda bulunuyor. Göç İdaresi’nin İslam coğrafyasından gelen göçmenlere yönelik ayrımcı ve baskıcı uygulamaları, insan hakları savunucuları tarafından kaygıyla izleniyor.
Birleşmiş Milletler diğer yandan insani yardım fonlarındaki kesintilerin dünya genelinde göçü tetiklediği uyarısında bulunuyor. Bu krizin yapısal sebeplerine dikkat çekiliyor. Tarımın şirketleşmesi, doğal kaynakların sömürülmesi gibi nedenlerle insanlar yurtlarını terk etmek zorunda kalıyor. Göçmenler ise sıklıkla medyada tehdit olarak sunuluyor; oysa yaşanan göçler çoğunlukla hayatta kalma mücadelesinin sonucu. Göçün bireysel tercihlere indirgenmesi, adaletsizliğin üzerini örtüyor.
ABD'de ICE'in Latin kökenli insanlara yönelik ayrımcı ve sert müdahaleleri, yargı tarafından anayasaya aykırı bulunurken, Kaliforniya’da yapılan baskınlarda bir göçmenin ölmesi durumun vahametini artırıyor. Öte yandan Yunanistan’da artan göçmen akını karşısında iltica başvuruları askıya alınırken, Libya ile iş birliği girişimleri de başarısızlıkla sonuçlanıyor. ABD’de ise Trump yönetiminin “Alligator Alcatraz” gibi gözaltı merkezlerinde göçmenleri insanlık dışı koşullarda tutması, uluslararası kamuoyunun tepkisini çekiyor. Göçmen krizine yönelik baskıcı uygulamalar, küresel adaletin sorgulanmasına neden oluyor.