Yalan günahların en büyüklerinden ve ayıpların ençirkinlerindendir. Ciddi de konuşsan, şaka da konuşsandilini yalana alıştırma. Şakayla yalan söylemek seniciddi konuşurken de yalan söylemeye götürür. Yalan,büyük günâhların aslı, esası ve anasıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Tirmizî'de geçen bir hadis-i şerifteşöyle buyuruyor. "Size doğru sözlü olmayı tavsiyeederim. Doğruluk insanı iyiliğe, iyilik de cennetegötürür. Bir kimse doğru sözlü olur ve doğruluktadevam ederse, o kimse Allâh indinde sıddık yazılır.Size yalandan da kaçınmayı tavsiye ederim. Yalaninsanı kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Birkimse yalan sözlü olur ve yalancılıkta devam ederse, o kimse de Allâh indinde yalancı yazılır."Yalan söyleyen biri olarak tanınırsan, güvenilirlik vedoğruluğun kaybolur. Kimse senin sözüne inanmaz. İnsanlar sana alaycı gözlerle, dalga geçerek ve aşağılayıcı şekilde bakarlar. Yalanın çirkinliğini anlamak istersen,başkalarının söylediği yalanlar, onlar hakkında kendiiçinde meydana gelen nefreti ve onların yaptıklarını nekadar kötü karşıladığını düşün.Sen yalan söylediğin zaman da başkalarının seniöyle gördüğünü bil. Sen kendi ayıp ve kusurlarını göremezsin. Ama aynı hataları başkası yaptığı zaman onunhatasını görebilirsin. Hataları başkasında gördüğünzaman onun ne kadar kötü bir şey olduğunu daha iyianlarsın.Senin başkasında gördüğün çirkinlikleri başkası dasende görürse, onlar da senin yaptıklarını işte öyle çirkin görürler. Öyleyse, çirkin işler yapıp da başkaları tarafından kötü bilinen bir kimse olmaya rıza gösterme.(İmam Gazalî, Bidayetu'l Hidaye, s.294-295)
Ebû Davud'un Abdurrahman bin Ebû Leylâ (r.a.)'denyaptığı rivayete göre, Peygamber (s.a.v.) bir gece yolculuğu yapıyorlarmış, arkadaşlarından biri devesininüzerinde uyuya kalmış, bunu görenler bir kısmı uyuyanın yanındaki urganı çekip almışlar, adam korku içindeuyanmış. Buna muttali olan Resûlullâh (s.a.v.): "Bir Müslümana diğer bir müslümanı korkutmak helâl olmaz"buyurmuşlar. Mizahın fazlası iyi değildir, bu hususta nehiy yollu rivayetler vardır. Nitekim "Başkasının sözünehaklı, haksız itiraz etmek" bahsinde İbni Abbas (r.a.)'denrivayet edilen hadîs-i şerîfte buna işaret edilmişti.Evet, mizahın fazlası heybet ve vakarı düşürür, bâzıahval ve şahıslarda kinin doğmasına ve bir kısım kimselerde de kalbi öldüren gülmeye yol açar. Tirmizî'ninEbû Hüreyre (r.a.)'den yaptığı rivayete göre, Peygamber(s.a.v.) ashabına buyurdular ki: "Kim benden şu altıkelimeyi alır da onunla amel eder veya amel edecekolan kimseye öğretir?" Ebû Hüreyre (r.a.) "Ben, yâResulullâh!" dedim, diyor. Bunun üzerine Peygamber(s.a.v.) elimi tutarak o beş şeyi saydı: "Haram şeylerden sakın ki insanların en çok ibâdet edeni olasın.Allâh'ın sana ayırdığı rızka razı ol ki insanların enzengini sayılasın. Komşuna iyilik et ki kâmil mü'minolasın. Kendi nefsin için sevdiğin şeyi insanlar içinde sev ki dosdoğru Müslüman olasın. Bir de gülmeyiartırma, çünkü çok gülmek kalbi öldürür." Ebû Hureyre (r.a.)'den yaptığı rivayette, Peygamber(s.a.v.) buyurdular ki: "Şüphe yok ki kul bir kelime söyler, onu ancak meclistekiler gülsün diye söyler deo kelime sebebiyle yerle gök arasındaki mesafedendaha uzak bir düşüş düşer. Hem kişinin diliyle kayması, ayağıyla kaymasından çok beter olur."(İmam Birgivî, Tarikat-ı Muhammediye, s.400)
Tasavvuf yolunun büyükleri, Sünnet-i Seniyye’ye uymuş,takva yolunu tutmuşlardır. Sünnet-i Seniyye’ye uymakla vetakva yolunu seçmekle birlikte, eğer bu haller ve manevidurumlar ile şereflenirlerse, büyük ni’met bilirler. Eğer, buhallere ve manevi durumlara kavuşurlar, fakat sünnete yapışmakta ve azîmeti seçmekte gevşeklik olursa, bu hallerihiç beğenmezler ve böyle vecdi, yanî kendinden geçmeyiistemezler. Bu gevşekliği, felâketin başlangıcı bilirler. Çünkü,Hindistân’daki din adamlarından olan Cûkiyye ve Brehmenler ile eski Yunan filozofları da hakiki tecellî sanılan tecellîlereve misal alemindeki keşiflere ve Vahdet-i vücûd bilgilerinemâlik oldular. Fakat, rezîl ve rüsvâ olmaktan ve felâkete sürüklenmekten kurtulamadılar. Saâdetden mahrûm kalmaktan başka, ellerine bir şey geçmedi.Allahu Teâlâ’nın lütfû ve ihsânı ile, bu büyüklerin yoluna girdiğinize göre, onlar gibi olmanız lâzımdır. Onların yolundan kıl kadar ayrılmamalısınız. Ancak, böylece, onlarınyüksekliklerinden, bir şeylere kavuşabilirsiniz. Önce, Ehl-iSünnet vel-cemâ’at mezhebi âlimlerinin kitâplarında bildirilenlere uygun olarak, i’tikâdı düzeltmek lâzımdır. Bundansonra, farzları, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları, helâlve harâmları, mekrûhları ve şüpheli olanları, Ehl-i Sünnetâlimlerinin fıkıh kitâplarından öğrenmeli ve yaptığınız işler,bu bilgiye uygun olmalıdır. Bunlar yapıldıktan sonra, sıraüçüncüsüne gelir ki, bu da, tasavvuf bilgileridir.Ehl-i Sünnet i’tikâdı ve fıkıh bilgilerine uygun işler, kuşuniki kanadı gibidir. Bu iki kanat sağlam olmadıkça, maddesiz,zamânsız âleme uçulamaz. Cenâb-ı Hakk Resûlullah (s.a.v.)Efendimiz’in mübarek sünnetlerini gözünün nuru bilenlerdeneylesin. Âmin.
Resûlullâh (s.a.v.) buyuruyorlar ki: “Bir melek yanıma gelerek bana selâm verdikten sonra şöyle dedi: ‘Ben devamlıolarak seninle müşerref olmak için Allâh’ımdan müsaade istiyordum.’ Melek daha sonra şöyle dedi: ‘Ey Allâh’ınResûlü sana müjdeler olsun ki, Allâh’ın nezdinde sendendaha iyi bir hiç kimse yoktur.’”“Benimle kıyâmetin durumu (ha geldi, ha gelecek diye)yarış eden iki koşu atına benzer. Yine benimle sizin durumunuz, daha önce gönderilip düşman bu tarafa geliyordiye elbiselerini çıkararak işaret eden bir öncüye benzer.”“Kıyâmet günü bütün insanların efendisi, yer yarılarakkabrinden ilk çıkacak insanlara şefâât kabul edilecek yineben olacağım.” “Ben dört meziyetle insanlardan üstün kılındım; Cömertlikle, Cesurlukla, Zevcelerime karşı iyi davranmakla beden kuvvetiyle.”“Ey müminler bana salavât getiriniz ve tam manasıyladuâ ediniz. Sonra şöyle deyiniz: Allâhümme salli ala Muhammedin ve ala a’li Muhammed, ve barik ala Muhammed’inve alâ â’li Muhammedin kema bârakte a’la İbrahime ve, alââ’li İbrahim inneke hamidüm mecid. Allâh’ım, Efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)’in ve aile efradının derecelerini yükselt vemakamlarını ali eyle. İbrahim (a.s.) ve aile efradına ihsan dabulunduğun fevzü bereketini, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve aileefradını da bağışla. Çünkü sen şüphesiz hamid ve mecitsin.”“Oturduğunuz meclislerinizi bana salavât getirmeklesüsleyiniz. Çünkü salavâtlarmız sizin için nur olacaktır.(Kıyâmet günü o nurun sayesinde sırat köprüsünden geçmeyi başaracaksınız.)” “Allâh (c.c.)’un öyle melekleri vardır ki, kendilerine (insanların) ibâdetlerini işitme duygusuverilmiştir. Kim bana salavât getirirse o melekler onu banaulaştırır. Rabbime yalvardım ki, bana salavât getiren kuluna on tane rahmetini ihsan eylesin.” “Ey müminler banasalavât getiriniz. Zira üzerime getirilen salavâtlar, günahlarınızın kirlerini temizleyen manevi bir alettir.”
Efendimiz (s.a.v.), bizlere işlerimize başlarken Allâh (c.c.)’ahamd ederek başlamamızı vasiyet etmişlerdir. Zira hamd etmek ihtiyacımızı arz etmeden önce sunduğumuz bir hediyehükmündedir.İnsanın şükrü dil ile Allâh (c.c.)’a hamd etmektir. Bir de, üzerinde bulunan nimetleri Allâh (c.c.)’dan bilip bunu itiraf etmektir.Muhammed b. Kâ’b el-Kurezî şöyle der: Süleyman (a.s.)’amilleti içinden birtakım insanlar geldiler ve şöyle dediler:“Sana öyle bir şey verildi ki, senden önce hiç kimseye verilmemişti.”Bunun üzerine Süleyman (a.s.) şöyle dedi:“Dört huy var ki, bunlar bir kimseye verilmiş ise, ona verilen,Dâvud soyuna verilenden hayırlıdır:”1. Allâh’tan korkmak.2. Zenginlikte ve fakirlikte orta hâlli olmak. İktisatlı davranmak.3. Öfke anında adalete riâyet etmek.4. Darlığa da genişliğe de razı olup Allâh (c.c.)’a hamd etmek.Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz, bir kişinin mescide girip namazkıldığını, sonra, “Ey Allâh’ım! Beni mağfiret ve rahmetine kavuştur” diyerek duâ ettiğini duyar. O kişiye:“Ey namaz kılan kişi! Pek acele ettin, namazını kıldıktansonra oturup gereken usul ve edeple Allâh (c.c.)’e hamd-üsenâda bulunmanın ve bana da salât ve selâm getirmeninakabinde Allâh (c.c.)’a duâ etmiş olsaydın daha iyi olurdu.”buyurmuşlardır. O kişiden sonra başka bir kişi namaz kıldı. Sonra da oturup Allâh (c.c.)’a hamdda bulundu, Efendimiz (s.a.v.)’esalât ve selâm getirdi. Efendimiz (s.a.v.) o kişiye:“Ey namaz kılan kişi! Allâh (c.c.)’dan ne dilersen dile, Allâh(c.c.) duânı kabul ederek sana icâbet eder.” buyurdular.Allâh (c.c.)’a hamd ederken unutulmaması gereken enönemli unsurlardan birisi hamdın sadece verilen nimetler karşısında yapılmayacağıdır. Hamd her kulun üzerine düşen bir vazifedir. Bizlere bu dünyayı ve dolayısı ile kendine kul olma hakkıveren Allâh (c.c.)’a hamd etmek bir karşılık sonucu değildir. Ancak Allâh (c.c.) asla kulunun hamdını karşılıksız bırakmaz.
Allâh Resûlü (s.a.v.): “Besmele ile başlanmayan her işbereketsiz ve sonu kesiktir” (Müsned, c.2 s.259) buyurmuştur.Allâh (c.c.)’ya ve Resûlü (s.a.v.)’e inanan bir kimsenin Azîz veCelîl olan yüce Allâh’ın adına öncelik vermesi, en başta onugâye edinmesi gerekir. Bunun sağlanması da ancak, en baştaAllâh (c.c.)’ün adını anmak ve yapılması gereken işi bundansonra yapmakla mümkün olur.Fâtihâ Sûresi’ne de; “Rahmân ve Rahîm olan Allâh(c.c.)’ün adıyla başlanır.” Ebû Hureyre (r.a.)’den rivâyetleNebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kul; ‘Elhamdü lillâhi Rabbilâlemin’ (Hamd (senâ edilmek ve övülmek) âlemlerin RabbiAllâh’a mahsustur.), deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Kulum banahamd etti (övdü)’ buyurur. Kul: ‘Er’Rahmânir-Rahim’ (ORahmân’dır, Rahim’dir) deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Kulum benisena etti’ buyurur.Kul: ‘Mâliki yevmiddîn’ (Dîn (cezâ) ve hesap günününsahibidir.) deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Kulum bana ta’zimdebulundu’ der. Kul: ‘İyyâke’na’budü ve iyyâke nesteîn (Ancak sana ibâdet/kulluk eder ve yalnız senden yardım bekleriz)’ deyince Cenâb-ı Hakk, ‘Bu benimle kulum arasındadır.Kulum için istediği verilecektir’ buyurur.Kul: ‘İhdinassirâtal-müstekîm. Sirâtallezîne en’amtealeyhim, gayril-mağdûbi aleyhim veled’daallin (Kendilerine lütuf ve ikrâmda bulunduğun kimselerin yoluna ilet.Gazâba uğramışların ve sapmışların (Yahudilerin ve hristiyanların) yoluna değil.)’ deyince Cenâb-ı Hakk, ‘İşte bukuluma aittir ve kulum için de istediği olacaktır.’” (Müslim)Fâtihâ Sûresi, Kur’ân’ın içindeki tüm manaları kapsadığıiçin bu sûreye Vâfiye “Fâtihâtü’l-Kitâb” denmiştir. Hadîs-i Şerîfte“Fâtihâ Sûresi, arşımın hazinelerinden bir hazine (kenz)dir.” (Feyzül Kadir) buyurulduğu için; “Kenz”, “Ölüm dışındaFâtihâtu’l-Kitab her derde şifâdır.” (Feyzül Kadir) ve “Kur’ân’ınbaşındaki Fâtihâ sûresi zehirlenmeye karşı şifâdır.” (Deylemi) buyurulduğu için de bu sûreye “Şifâ” denmiştir.
Tanzimat Fermanı ile başlayan ve Jön Türk-ler tarafından yaygınlaştırılan batılılaşma (hris-tiyan kültürünü benimseme) taraftarlığı, mîlâdî takvimin kâbulü ile zirveye çıktı ve yılbaşı gece-lerini kutlama adı altında hristiyan kültürü ülke-mizde hızla yaygınlaştırılmaya çalışıldı.Yılbaşı adı altında hristiyan kültürünü yay-gınlaştırmak için başta radyo ve medya olmak üzere bütün devlet kurumları seferber oldu. Üst düzey memurlara eşleri ile birlikte balolara gel-meleri için baskı yapıldı ve halk ayağına giyecek çarık bulamazken, su gibi alkollü içkiler tüketildi ve memur hanımları yabancı erkeklere sarılıp dans etmeye zorlandı. Kuşkusuz içkide, kumar-da patlama oldu ve zavallı gençler önce alkol, sonra esrar bağımlısı oldu. Ar damarı patlayıp hayâ kalkınca, çıplaklık hızla yayıldı ve cinsel dengeler bozuldu. Gayr-i meşrû cinsel ilişkiler çoğalınca kutsal aile yuvaları sarsıldı ve sokağa terk edilen ço-cuklar zamanla devletin başına belâ oldu. İslâmî konular hakkında âyet, hadis var mı diye araştı-ranlar, hristiyanların peri masallarına aldanıp vit-rinlerini noel baba denilen ucûbe giysili putlarla süsledi. Ancak, çağdaşlaşma ve muâsır medeni-yetle özdeşleşmeyi bilim ve teknoloji yerine içki masalarında ve noel baba yortularında arayan-ların ve ezânı değiştirip camileri ahır, samanlık yapanların, Allâh (c.c.)’un takdir ettiği vakit ge-lince ve korkunç ölüm meleği Azrâil (a.s.) yaka-larına yapışınca, canlarını Azrâil (a.s.)’a teslim etmenin ve “ilkel” kefeni giyip mezar denilen yeraltındaki karanlık bir çukura gömülmelerinin dışında hiçbir seçenekleri kalmadı. Peygambe-rimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Kim İslâm’da kötü bir çığır açarsa, ona bunun günâhı vardır. Ayrıca o çığırda yürüyenlerin günâhından da payı vardır. Hem de onların günâhından hiçbir şey eksilmez.”
(Müslim-Nesâî) (Ahmet Tomor, www.ihvanlar.net)
Mükelleften güçlük ve sıkıntı kaldırılmıştır. Bu-nun iki gerekçesi vardır. 1. Mükellefin teklif yolunda ilerlemeden kesilmesi, ibâdetleri sevmemesi ve yü-kümlülükten nefret etmesi endişesi. 2. Kula yönelik çeşitli yükümlülüklerin çok ve bir anda bulunması durumunda onları gereği gibi yerine getirememesi endişesi. Meselâ, mükellefin ailesine, çocuklarına bakması ve bunların yanında çeşitli yükümlülüklerle karşılaşması gibi. Mümkündür ki bazı işlerle meş-guliyet, diğer yükümlülüklerin ihmâlini doğuracaktır. Bazen de aşırı bir gayretle bütün yükümlülükleri yerine getirmeye çalışacak, fakat buna güç yetire-meyecek ve bu kez hiçbirisini tam olarak yapamaya-cak, hepsi de yarım yamalak kalacaktır.Yüce Allâh bu kutlu şeriatı, hoşgörü ve kolaylık esasları üzerine kurulu hanîflikle göndermiş, kulların kalbini ona karşı nefret duygularından korumuş ve onu mükelleflere sevdirmiştir. Eğer onlar hoşgörü ve kolaylık esaslarına ters düşecek şekilde âmel et-selerdi, o zaman yükümlü oldukları hususlarda işe yarar âmel ortaya koyamazlardı. Bu konuda ayeti kerimede: “Bilin ki, içinizde Allâh’ın peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uy-muş olsaydı, şüphesiz sıkıntıya düşerdiniz; ama Allâh size imânı sevdirmiş, onu gönüllerinize gü-zel göstermiş; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve baş-kaldırmayı size iğrenç göstermiştir.” (Hucurât s. 7) buyrulur. Bu ayette Yüce Allâh, kolaylaştırmak ve hoş göstermek suretiyle imânı bize sevdirdiğini, onu bu şekilde ve karşılığında mükâfat vereceği va’diyle bizim kalplerimizde süslediğini bildirmektedir.Hadis-i şerifte de şöyle buyrulmuştur: “Âmel-lerden güç yetirebileceğiniz şeyleri yapmaya çalışın. Çünkü siz usanmadıkça, Yüce Allâh asla sevâp vermekten usanmayacaktır.” (Müslim) Ra-mazan gecelerinin ihyâ edilmesi ile ilgili olarak da: “Allâh (c.c.)’a hâmdden sonra; ey insanlar! Bana sizin durumunuz gizli değildir. Sizin iştiyâkınızı biliyorum. Ama gece namazının (teravih) üzerini-ze farz kılınmasından ve sizin de ona güç yetire-memenizden korktum” (Buhari) buyurmuştur.
(Şatıbi, el-Muvâfakât; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.2, s.136-137)
Allâhü Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Ey insanlar! Râbbinizden size bir öğüt ve kâlblerde olana bir şifâ, ina-nanlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir.” (Yunus s. 57) Ayette geçen “ Mev’ize ve va’z” sözün-den maksat; Kur’ân’dır. Va’z; korkutmakla birlikte men etmektir. Va’z; kendisi için kal-bin rikkat, geleceği şeylerde hayrı hatırlat-maktır. Veya ıslaha döndürmektedir.Beyzâ-vi (r.âleyh) ise şöyle diyor: “O; körü, çirkin şeylerden men edici; ilmi, hikmeti cem edici yani birleştirici bir kitaptır. Ve yine göğüsler-deki şüphelere ve su-i itikada, kötü inanış-lara şifâ olduğu için de hikmetleri kendisin-de toplayan bir kitaptır.Su-i itikad demek; şüpheli olan, hakdan meyleden, sapan akideler ve helâk edici melekeler gibi şeylerdir. Ayette göğsün zik-rinden maksad, hakkında Hâzin’den nakle göre: “Göğüs kalbin mevzii ve onun kılıfı-dır. O insanın bedenindeki en aziz yerdir.” Mü’minlere hidayet ve rahmet olmasına ge-lince: Onlar Kur’an’a sarılmakla her hayra ve umduklarına nail olup, hoşlarına gitme-yen her şeyden de necat buldular, kurtulu-şa erdiler.Ayetten çıkan netice şudur: Kur’an’a sa-rılan, ona uyan kimse; şiddet, korku ve aza-bı icâb eden her şeyden korunur, muhafaza olunur ve her nimete, sevab ve rahmete kavuşur.Kur’an’a sarılmak ise Resûlullâh (s.a.v.)’e tam tabi olmaktan ve 24 saatimizi O (s.a.v)’e göre düzenlemekten ibarettir.
(Ebu Said Hadimi, Berika-Tarîkat-ı Muhammediyye Şerhi, c.1, s.132-138)
Bütün peygamberler ve özellikle; İdris , Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, Şuayb, Musa, İl-yas ve İsa (a.s.e.) gönderildikleri kavimleri, putperestlikten kurtarmaya ve bir olan Al-lâh (c.c.)’a imân ve ibadet ettirmeye olanca çabalarını harcamışlar; hatta, bu yolda can verenler bile olmuş ancak ne yazık ki, umu-lan mutlu sonuca ulaşılamamıştır.Her yerinden küfür ve şirk fışkıran, dînî, ahlâkî, ictimâî bunalımlar ve bozukluklar içinde çalkalanan koskoca bir putperestlik dünyasıyla tek başına uğraşmak ve sonuç almak vazifesi, âhir zaman Peygamberi (s.a.v.)’e kalmıştır.Hz. Peygamber (s.a.v.); merkezden, muhîta doğru açılan dalga dâireleri gibi Mekke ve çevresinden başlayarak, za-manları aşarak kıyâmete kadar insanları Allâh (c.c.)’un doğru yoluna, önce hikmet ve güzel öğütlerle davet etmek, davetini kâbul edenleri, cennet nimetleri ile müj-delemek, davetini kâbul etmeyenleri, ce-hennem azâbıyla korkutup uyarmak sonra da fitne ve fesat ortadan kalkıncaya, Din tamamıyla Allâh (c.c.)’un oluncaya kadar, İslâm Dini, bütün dinlere üstün gelinceye dek, Peygamberimiz (s.a.v)’in deyişi ile: “İnsanlara Lailâhe illallâh (Allâh’tan başka ilah yoktur), Muhammedün Resû-lullâh (Muhammed, Allâh’ın Resûlüdür) dedirtinceye kadar savaşmak” gibi çok ağır ve şerefli bir vazifeyi yüklenmiştir.Allâh (c.c.) O (s.a.v.)’in şefaatinden ve sözlerinden istifade etmeyi nasib eylesin.
(M.Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, s.24)
Talha bin Ubeydillâh (r.a.) İslâm’a ilk giren sekiz kişiden biridir. Ticâret için gittiği Bus-râ’da gördüğü bir râhipten Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in peygamber olacağını duydu. Mekke’ye dönünce Hz. Ebû Bekir (r.a.)’le gö-rüştü ve onun vâsıtasıyla müslüman oldu. Hz. Talha (r.a.), Hz. Zübeyr (r.a.) gibi Cen-net’le müjdelenen on kişiden biridir. Zengin olduğu için sadece canıyla değil, malıyla da İslâm’a hizmet etti. Onun bu cömertliği sebe-biyle Fahr-i Âlem (s.a.v.) Efendimiz kendisini hayırlı Talha, cömert Talha, bereketli Talha anlamında “Talhatü’l-hayr”, “Talhatü’l-cûd”, “Talhatü’l-feyyâz” diye övdü.Hz. Talha (r.a.) Uhud Gazvesi’nde, Efen-dimiz (s.a.v.)’in kayanın üzerine çıkması için onun kadem-i şerîfine omuz verdi. Resûlullâh (s.a.v.) bunun üzerine, “Talha, Cennet’i hak etti” buyurdu. O gün Hz. Talha (r.a.), sadece Resûlullâh (s.a.v.)’in taşın üzerine çıkmasına yardım etmedi. Bu savaşta kâfirler Peygam-ber (s.a.v.) Efendimiz’e iyice yaklaştığında, canlarını ortaya atarak onu koruyan birkaç yiğitten biri de Hz. Talha (r.a.) idi. Resûl-i Ek-rem (s.a.v.)’e savrulan bir kılıçtan onu koluy-la koruduğu için çolak kaldı. O gün kâfirlerle savaşırken ve Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)’i düş-manların hücumundan korurken, vücuduna seksenden fazla kılıç, mızrak ve ok darbesi aldı. Canını, Peygamber (s.a.v.) uğrunda fedâ etmeye hazır olduğunu gösterdi. Bu sebeple Cennet’e girmeyi hak etti.Talha bin Ubeydillah (r.a.), Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’den otuz sekiz hadis rivayet etmiştir. Allâh (c.c.) kendisinden râzı olsun.(İmâm Tirmizî, Şemâil-i Şerîf, c.1, s.391-393)
Peygamber (s.a.v.) “Âhir zamânda imânı muhâfaza etmek, kor ateşi elde tutmak ka-dar zor olacak. Kişi sabah evden imânlı çı-kacak; akşam eve imânsız gelecek, akşam imânlı yatacak; sabah imânsız kalkacak.” diye buyurdular. İnsanın en kıymetli cevheri imânıdır. Bunu çok iyi korumak gerekir. Pey-gamberimiz (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Elbisenin eskidiği gibi imân da yıpranır. Yenilenmesi için Allâh (c.c.)’dan isteyiniz.”“Benden sonra karanlık gece parçaları gibi fitneler ortalığı kaplayacaktır. İnsan o zamânda mü’min olarak sabahlar, akşama kâfir olur. Dinlerini dünyanın fâni olan az bir metâına satarlar.”Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz her zamân şu duâyı okurlardı: “Ey büyük Al-lâh’ım! Kalpleri çeviren ancak sensin. Kalbimi dininde sâbit kıl...” Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.) bu duâyı işitince sorarlardı: “Ya Resû-lullâh! Sen de dönmekten korkuyor musun?” Allâh Resûlü (s.a.v.) şu cevâbı verdi: “Mekr-i ilâhiden beni kim temin eder? Çünkü, ha-dîs-i kudsîde: “İnsanların kalbi Rahmânın kudretindedir. Kalpleri dilediği gibi çevirir” buyurulmuştur. Bu bakımdan îmân tazele-meye ihtiyâç vardır.”Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz: “İmânı-nızı yenileyiniz (tazeleyiniz)” diye buyurduk-larında Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.): “Yâ Resûlallâh! İmânımızı nasıl yenileyelim?” diye sordular. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Lâ ilâhe illallâh sözünü çoğaltınız” İmân ve nikâh tazelemek için yapılacak duâ şudur: “Al-lâhümme innî ürîdü en üceddidel îmâne ve’n-nikâha tecdîden bikavli lâ ilâhe illallâh muhammedün Resûlullâhi”
(Abdurrauf El Münavî, Feyzü’l Kadîr, c.3, s.345)
Ramazân-ı Şerîf’in karşılayıcısı durumunda olan mübârek aylardan Receb ayının ilk Cum’a gecesine Regâib gecesi denir. Bu geceye Regâib gecesi denmesinin asıl sebebi şudur: Bu gecede Peygamberimiz (s.a.v.)’e hâs bazı manevî ihsânlar gerçekleşmiştir ki olmasıdır ki bunun şükür ifâdesi olarak Peygamberimiz (s.a.v.) on iki rek’at namâz kılmışlardır.Resûlullah (s.a.v.): “Bir kimse Receb’in ilk perşembe gününü oruç tutup, o günün gece-sinde (akşam ile yatsı arasında) iki rek’atta bir selâm vererek on iki rek’at namâz kılsa şöyle ki: Her rek’atta bir Fâtiha, üç Kadîr sûresi, on iki İhlâs sûresi okumak sûretiyle namâzdan sonra “Allâhümme salli alâ Muhammedîn nebîyyi’l- ümmiyyi ve alâ âlihî ve sellim” diyerek benim üzerime yetmiş defa salevât-ı şerîfe getirdikten sonra secdeye varsa, secdede (70) defa “Süb-bûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l- melâiketi ve’r-rûh” dedikten sonra secdeden başını kal-dırsa, oturduğu yerde 70 defa “Rabbi’ğfir ve’r-ham vafu vetekerrem ve-tecâvez ammâ ta’lemü inneke ente’l- e’azzü’l- ekram” dedikten sonra ikinci defa secde edip secdede iken birinci defa secdede ne okumuşsa aynen onları tekrar eder bitiminde ise secdede Allâh (c.c.)’den isteye-ceklerini ister, duâ ve niyâzını yaparsa, Hâkk Teâlâ da onun ihtiyâçlarını, dilek ve temennile-rini kabûl eder.” buyurmuşlardır.Bu namâzı kılanlar hakkında Resûlullah (s.a.v.) şu mübârek sözlerini beyân buyurmuşlardır: “Nef-sim kudret elinde olan Allâhü Te’âlâ’ya kasem ederim ki herhangi bir erkek ve kadın ta’rif edi-len bu namâzı kılarsa, Yüce Allâh bütün günâh-larını bağışlar; günâhları denizin köpüğü ve kum taneleri de dağların ağırlığı ve ağaçların yaprakları kadar çok olsa bile. Bundan başka, kıyâmet günü âilesinden yedi yüz kişi hakkında şefâat hakkı verilir, müjdeler olsun ki sen her türlü sıkıntılardan kurtuldun, rahatı buldun, de-nilir.”
(Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.), Gunyetü’t Talibin, s.37)
Bu gece pek mübârek bir gecedir. Allâhü Te’âlâ’nın ilâhi ihsân ve manevî hediyelerinin diğer zamanlardan daha çok tecelli etmesi, sa-mimi kalble Allah (c.c.)’a yönelenlerin affedilme-lerinin çokça ümit edilmesi ve mü’mînlerin sa-mimiyet ve arzuyla Allâhü Teâlâ’ya yönelmeleri sebebiyle bu geceye Regâib denilmiştir.”Bu gece Resûlullah (s.a.v.) için salat-ü selâm getirmek, O (s.a.v.)’in varlığıyla iftihâr ettiğimizin en temel göstergesidir. Ayrıca sıkıntıda olan tüm Müslümanlara duâ edilmesi tavsiye edilir. Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Receb’in ilk Cuma gecesini ihyâ edene Allâhü Teâlâ kabir azâbı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, yedi kimseyi affetmez ve duâlarını kabul etmez:Faiz alan veya veren, müslümanları aşa-ğı gören, anasına babasına eziyet edip kar-şı gelen çocuk; müslüman olan ve şerîate, dîne uyan kocasını dinlemeyen kadın, şarkı ve çalgıcılığı sanat edinenler, livâta ve zina edenler, beş vakit namazı kılmayanlar.”Yine rivâyet edildi ki: “Receb’in ilk Cuma gecesinin (Regaib’in) üçte biri geçince, bü-tün melekler Receb ayında oruç tutanlar için istiğfâr ederler.”Regâib Gecesi pek mübârek bir gece oldu-ğundan bu geceden gaflet etmeyerek, ibâdet ve taatle, zikir ve fikirle, tevbe ve istiğfâr ile, salât-ü selâmla, duâ ve niyâzla geçirmelidir. Günâhları-nı göz önüne getirerek ve son istiğfârı imiş gibi kalb, kalıp ve dili birleştirerek gönülden tevbe ve istiğfâra devam etmelidir.Peygamberimiz (s.a.v.): “Beş gece vardır ki, onlarda yapılan duâların geri dönüşü yok-tur” buyurmuştur. Bu gecelerden bir tanesinin de Receb’in ilk Cumâ gecesi olduğunu beyân etmiştir.
(Yâsin Yayınevi, Fazîletleriyle Gün ve Geceler, s.206-207)
Eğer Kur’ân’ın bütün mânâları tamamlan-mış olmasaydı, o zaman ona böyle denmesi doğru olmazdı. Daha buna benzer, Kur’ân’ın hidayet, kalplerde bulunan her şeye şifa oldu-ğunu belirten ayetler bulunmaktadır. Kalplerde bulunan her şeye şifâ olabilmesi için, onun her şeyin açıklamasını, çözümünü içermesi gerek-lidir. Bunu bildiren hadisler ve selefe ait sözler de vardır. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.v.) şöy-le buyurmuştur: “Şüphesiz ki bu Kur’ân, Al-lâh (c.c.)’un ipidir. O apaçık nurdur, faydalı şifâdır. Kendisine tutunan kimse için o, bir korunaktır. O, kendisine tâbi olan için bir kurtuluştur. Ona uyan eğrilmez ki, doğrul-tulsun; sapmaz ki azarlansın. Onun hayret edilecek yönleri bitmez, çokça tekrarla-maktan dolayı eskimez.” (Dârimî)Kur’ân’ın mutlak surette Allâh (c.c.)’un ipi, faydalı şifâ olması, onun her yönden tam oldu-ğunun delilidir. Benzeri bir hadis Hz. Ali (r.a.) vasıtasıyla da rivayet edilmiştir. İbn Mesûd (r.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Her ziya-fet veren, verdiği ziyafete gelinmesini se-ver. Allâh (c.c.)’un ziyafeti de Kur’ân’dır” (Dârimî) Hz. Âişe (r.anhâ)’ya Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahlâkının nasıl olduğunu sorarlar. Cevâbında: “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” (Buhârî) der. Onun bu sözünü Kur’ân da: “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem s. 4) ayeti ile tasdik eder. Katâde (r.a.): “Kur’ân ile hem-hâl olan kimse ondan ya bir ziyadelik ya da bir noksanlık ile ayrılır” demiş ve arkasından: “Kur’ân’dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece kaybını artırır” (İsrâ s. 82) ayetini okumuştur.
(Şatıbi, el-Muvâfakât; İslâmi İlimler Metodolojisi, c.3, s.355-356)
Biz, sonra peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Sanki şöyle söylenmiştir: “Biz, inkarcı milletleri helak ederiz. Azabın inmesi anında peygamberlerimizle onlara iman edenleri kurta-rırız. İşte böylece iman edenleri, her türlü sıkıntı ve azaptan kurtarmak bizim üzerimize haktır.” (Yunus s. 103) Bu cümlede, ayrıca söylemeye ihtiyaç olmadığını bildirmek için, peygamberlerin kurtarıl-masından söz edilmemiştir.Âyette dikkatler özellikle şu hususa çekilmiştir: Hiç şüphesiz kurtuluşun biricik şartı imandır. Bütün milletler için geçerli olan Allâh (c.c.)’un kanunu bu-dur. Gerçekten Allâh (c.c.) geçmiş peygamberleri ve onlara iman eden müminleri kurtardığı ve onlara vâdettiği şeyleri yerine getirdiği gibi, Rasûl-i Ek-rem (s.a.v.) ve onunla beraber olan Ashab-ı Kiram (r.a.e.)’i de kurtardı ve onlara vâdettiklerini gerçek-leştirdi. Şeriat ve onunla amel devam ettiği sürece, Yüce Allâh kıyamete kadar gelecek bütün inanan-ları, kâfirlerin elinden ve şerlerinden kurtaracaktır. Kurtuluşun asgarisi ölümdür. Çünkü ölüm, mü’mine verilen bir armağandır. Resûlullâh (s.a.v.)’in, bir cenazeye rastladığın-da şöyle buyurduğuna dikkat etmez misin: “Bu cenaze ya istirahat ediyor veya ondan dolayı istirahat olunuyor.” Hadisteki istirahat eden: sâ-lih kişidir, dünyanın zorluğundan kurtulur, ruhanî mükâfatlarla berzah âleminde dinlenir. Bu, nimetle-rin yarısıdır. İstirahat olunansa, fâsık kişidir. Çünkü onun ölümüyle insanlar dinlenir. Eziyetinden kurtu-lurlar. Kendisi, berzah âleminde ruhanî azapla karşı karşıya gelir. Bu da cehennem azabının yarısıdır. İbâdetin en faziletlisi, genişliği beklemektir. Çünkü bu bekleyişte, kalbin istirahatı ve sabrın mükâfatı vardır. Sıkıntıya düşen mü’min, kendisini sıkıntıya koyanın Allâh (c.c.) olduğunu ve o sıkıntıyı Allâh (c.c.)’dan başka kimsenin gideremeyeceğini bilir. İşte bu inanç, sıkıntının acısını hafifletir, sabretmeyi kolaylaştırır. Böylece feryadı bıra-kır, gönlünde huzur hisseder.(İsmail Hakkı Bursevi, Ruh’ul Beyân Tefsiri, c.4, s.95-97)
Receb-i Şerîf’te Okunacak Duâ:Bi’smi’llâhi’r- rahmâni’r- rahîmAllâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şa’bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân.(Bu duânın, sayı sınırlaması olmamakla berâber, Receb-i Şerîf boyunca günde 100 def’a okunması fazî-letlidir.)Receb-i Şerîf Duâları:İlk on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l- hayyil- gayyûm”İkinci on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l- ehadi’s- sa-med”Son on (10) gün: “Sübhâna’llâhi’l- ğafûri’r- rahîm”Şa’bân-ı Şerîf’te Okunacak Duâ:Allâhümme bârik lenâ fî Şa’bân ve belliğnâ Ramazân vahtim lenâ bi’l-îmân ve yessir lenâ bi’l- Kur’ân. (Bu duânın, sayı sınırlaması olmamakla berâber, Şa’bân-ı Şerîf boyunca günde 100 def’a okun-masında fazîlet vardır.)Şa’ban-ı Şerîf Duâları:İlk on (10) gün: “Yâ latîfü celle şânüh”İkinci on (10) gün: “Yâ rezzâku celle şânüh”Son on (10) gün: “Yâ azîzü celle şânüh”Ramazân-ı Şerîf’te Okunacak Duâlar:İlk on (10) gün: “Yâ erhame’r- râhimîn”İkinci on (10) gün: “Yâ ğaffârü’z- zünûb”Son on (10) gün: “Yâ ‘atîka’r- rikâb”1. Îkâz: Bu duâlar günde en az yüz (100) def’a okunmalıdır.2. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in herhangi bir gecesi Fe-tih Sûresi okunursa, o sene içindeki kötülük, belâ ve musîbetlerden bi-izni’llâhi Te’âlâ muhâfaza olunur.3. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in yirmi üçüncü (23.) ge-cesi Sûre-i Ankebût ve Sûre-i Rûm okunur.4. Îkâz: Ramazân-ı Şerîf’in herhangi bir gününde 363 (üç yüz altmış üç) İhlâs-ı Şerîf okunur.
(Ömer Muhammed Öztürk, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.42)
Mûsâ bin İmrân (r.a.)’ın bildirdiği bir Hadîs-i Şerîf’te: ‘‘Cennette bir nehir vardır. Ona Receb denir. Sütten beyaz, baldan tatlıdır. Receb ayın-da bir gün Oruç tutana Allâhü Te’âlâ kıyâmet günü o nehirden su verir.’’ buyuruldu. (Asbahânî, et-Terğib (1847), İbn Hacer Askalanî, Tebymu’l Aceb Bima Verade Fi Şehri Recep, s.33)Mâzenî, Hüseyin bin Alî (r.a.)’dan bildirir: “Re-ceb ayında oruç tutunuz. Zîrâ Receb Allâhü Te’âlâ’dan tevbedir.” Selmân-ı Fârisî (r.a.)’ın bil-dirdiği Hadîs-i Şerîf’te: “Bir kimse Receb ayında bir gün Oruç tutsa, o kimse sanki bin yıl Oruç tutmuş, bin köle âzâd etmiş gibi sevâba kavu-şur. Ve bir kimse Receb-i Şerîf’te az bir şey sa-daka verse, bin altın sadaka vermiş gibi sevâb alır. Bedenindeki her kılı için bin sevâb yazılır. Derecesi bin kat yükselir. Bin günâhı yok olur. Her günkü orucu ve verdiği her sadakası için bin hac ve bin umre sevâbı yazılır. Cennette ona bin ev, bin köşk ve bin hücre yapılır. Her hücre-de bin bölüm ve her bölümde çok güzel hûrîler bulunur.”İhlâs Sûresi’ni günde 11 def’a okumak Tevhîd (la ilâhe illallâh), istiğfâr ve salevât-ı şerîfeyi ihmâl etmemek lâzımdır. Abdullâh b. Zübeyr (r.a.)’dan rivâyet edilen bir Hadîs-i Şerîf’te: “Bir kimse, Re-ceb ayında (şehrü’l-esem olan) bir Mü’mini bir sıkıntıdan kurtarsa, Allâhü Te’âlâ o kimseye Firdevs’te gözünün görebileceği yükseklikte bir saray verir. Receb’e ikrâm ve hürmet ediniz. Zîrâ Allâhü Te’âlâ da size bin çeşit kerâmetle ik-râm, ihsân eder.” buyrulmaktadır. Bir ihtiyâr, Nebî (s.a.v.)’in Receb Ayı’nın fazîleti hakkındaki beyânla-rından sonra: “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Ben ihtiyârım, Receb ayının hepsini tutamam.” dediğinde: “Sen Receb’in evvel günü, ortası ve âhir günü oruçlu ol, cümlesini oruç tutmuş gibi olursun.” buyur-muşlardır.Receb Ayı’nda iki fazîletli gece vardır. Bu ge-celere kandil denir. Receb-i Şerîf’in ilk Cumâ Ge-cesi’ne Regâib Gecesi, yirmi yedinci gecesine de Mi’râc Gecesi denir.
(Hz. Gavs-ı A’zâm Seyyid Abdülkâdir-i Geylanî (k.s.), Gunyetü’t Talibîn)
Bilimsel yöntem sayesinde, kozmozdan kuantum, ilmin her alanında büyük buluş-lar yapıldı. Peki bilimsel yöntemi kim buldu derseniz akla Isaac Newton gelir. Galileo ve Descartes diyenler olur. Bilim tarihçilerine so-rarsanız onlar Roger Bacon diyecektir. Ancak konu ile ilgili detaylı araştırma yapanlar, bilim-sel metodun icadını, Roger Bacon’ı da New-ton’u da etkileyen, onlardan 250 yıl önce ya-şamış müslüman bilim adamı İbn-i Heysem’e (965-1040) götürecektir.Bilimsel yöntemin kurucusu İbn-i Heysem şöyle der: “Öğrendiklerini hep eleştiriye tâbi tutacaksın. Yani incelemelerinde, tahkikatında kendi bildiklerinden şüphe edeceksin. Ancak bu sayede önyargı tuzağına düşmekten kur-tulursun.” Ve devam ediyor: “Araştıran kişinin amacı hakikati öğrenmektir. Bunun için öğre-neceklerinin tümünü düşman (yanlış, eksik) göreceksin. Her yönden onu karşına alıp, ona taarruz edeceksin. Bilgiyi ancak bu şekilde fethederek, onu hakikate dönüştürebilirsin.” Heysem’in geliştirdiği bilimsel yöntemin temelinde, yargıları ve bilgileri eleştirmek ve sonuçlar çıkarırken son derece dikkatli olmak vardır. Bildiklerini tekrar tekrar şüphe eleğin-den geçirmek gerekiyor. Burada şüphe ile ilgili Hz. Ali (k.v.)’nin bir sözü aklımıza geliyor. O diyor ki: “Şüphe ikidir. Birinci tür şüphe marazî (şizofrenik) şüphedir. Makbul değildir. Makbul olan, bildiklerini eksik ve yanlış görmekten doğan ikinci tür şüphedir. Seni derin ve etraflı öğrenmeye götürür.”Sadece İbn-i Heysem değil, İbn-i Haldun, Harezmî, er-Razi gibi daha birçok bilim ada-mının bilimsel yöntem tarifine katkıları oldu. Bu zatlar bilim tarihini değiştiren kişilerdir.
(Prof. Dr. Osman Çakmak, Zafer Dergisi, 549. Sayı, Eylül 2022)
Hz. Utbe bin Gazvan (r.a.) ilk müslümanlar-dan olup Ashab-ı Kiram (r.a.e.) büyüklerinden-dir. Başta Bedir olmak üzere Resûlullâh (s.a.v.) ile birlikte birçok savaşa katıldı. Meşhur bir okçu olup bu savaşlarda büyük kahramanlıklar gös-terdi. Hz. Ömer (r.a.) döneminde pek çok fetih hareketinde görev aldıktan sonra Basra valisi olarak görevlendirildi. Basra valisi olduğu dö-nemde bir hutbe irad etti. Burada Allâh’a hamd-ü senâlarda bulunduktan sonra şunları söyledi:“Ey insanlar! Dünya bizleri terkedeceğini haber vererek bize sırtını dönüp uzaklaşmaya başlamıştır. Bizim için geride bir su kabının içe-risinde kalıpta sahibinin içmeye çalıştığı birkaç damla kadar bir şey bırakmıştır. Şüphe yok ki bu fâni dünyadan sonu olmayan bir yurda gö-çeceksiniz. O halde oraya elinizde bulunanların en hayırlılarıyla gitmeye çalışınız. Çünkü bize söylendiğine göre cehennem o kadar derinmiş ki atılan bir taş yetmiş senede dibine ulaşamaz-mış. Allâh (c.c.)’a yemin ederim ki bu ucu bucağı bulunmayan boşluk bir gün insanlar tarafından doldurulacaktır. Buna çok mu şaşıyorsunuz? Yine bize söylendiğine göre cennet kapıla-rından her birinin yanları arasında kırk senelik bir mesafe varmış. Buna rağmen gün gelecek bu kapıların önünde büyük bir izdiham yaşana-caktır. Ben Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanında kalan yedi kişiden biriydim. Yiyeceğimiz ağaç-ların yapraklarından ibaretti ve bu yüzden du-daklarımız yara içerisinde kalmıştı. Bir gün bir hırka buldum. İkiye bölerek bir parçasını kendi-me ayırdım, diğerini ise Hz. Sa’d b. Mâlik (r.a.)’a verdim. Bunları kendimize elbise edindik. Bu-günse her birimiz bir memleketin valisiyiz. Nef-simde ve gözümde büyük, Allâh (c.c.) katında küçük olmaktan Allâh (c.c.)’a sığınırım.”
(M. Yusuf Kandehlevî, Hayatu’s-Sahabe, c.4, s.217)