
Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kābildir. Vereni kabul eder. Kendi îcâd edemez. O yüzde fâil değil, îcâddan eliSayfa 221kısadır. Bir yüzü de, şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir. Hem onun mâhiyeti harfiyedir. Başkasının ma‘nâsını gösterir. Rubûbiyeti hayâliyedir. Vücûdu o kadar zayıf ve incedir ki, bizzât kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyânın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzânü’l-harâre ve mîzânü’l-havagibi mîzânlar nev‘inden bir mîzândır ki, Vâcibü’l-Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzândır.İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz‘ân eden ve ona göre hareket eden قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا beşâretinde dâhil olur. Emâneti bihakkın edâ eder. Ve o enenin dürbünüyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazîfe gördüğünü görür. Ve âfâkî ma‘lûmât nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür. O ulûm, nûr ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez. Vaktâki ene vazîfesini şu sûretle îfâ etti, vâhid-i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der. Hakîkî ubûdiyetini takınır. Makam-ı ahsen-i takvîme çıkar.Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazîfe-i fıtriyesini terk ederek kendine ma‘nâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik i‘tikād etse, o vakit emânette hıyânet eder. وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا altında dâhil olur. İşte bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden, enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâltedehhüş etmişler. Farazî bir şirkten korkmuşlar. Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur. Gittikçe kalınlaşır. Vücûd-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd-u insanı bel‘ eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdetâ ene olur. Sonra nev‘in enâniyeti de bir asabiyet-i nev‘iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i nev‘iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni‘-i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra kıyâs-ı binnefs sûretiyle herkesi, hatta her şeyi kendine kıyâs edip, Cenâb-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbâba taksîm eder. Gayet azîm bir şirke düşer. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ meâlini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de, “Kendime mâlikim” diyen adam, her şey “Kendine mâliktir” demeye ve i‘tikād etmeye mecbûrdur.İşte, ene şu hâinâne vaz‘iyetinde iken, cehl-i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünkü duyguları, efkârları kâinâtın envâr-ı ma‘rifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdîk edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen her şey nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmetgelse, nefsinde abesiyet-i mutlakaSayfa 222sûretini alır. Çünkü şu haldeki enenin rengi, şirk ve ta‘tîldir. Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât parlak âyetlerle dolsa, o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez. On Birinci Söz’de mâhiyet-i insaniyenin ve mâhiyet-i insaniyedeki enâniyetin ne kadar hassâs bir mîzân ve doğru bir mikyâs ve muhît bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi‘ bir ayna ve kâinâta güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu, gayet kat‘î bir sûrette tafsîl edilmiştir. Ona mürâcaat edilsin. O Söz’deki tafsîlâta iktifâen kısa keserek mukaddimeye nihâyet verdik. Eğer mukaddimeyi anladınsa, gel, hakîkate giriyoruz.