Home
Categories
EXPLORE
True Crime
Comedy
Society & Culture
History
Business
Sports
News
About Us
Contact Us
Copyright
© 2024 PodJoint
00:00 / 00:00
Sign in

or

Don't have an account?
Sign up
Forgot password
https://is1-ssl.mzstatic.com/image/thumb/Podcasts221/v4/53/69/44/53694403-8132-82c2-e9da-e3b7080551ca/mza_14886609150734635446.jpg/600x600bb.jpg
HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
Hakan AKARCALI
298 episodes
3 days ago
Nüfus Bombası, yayımlandığı günden beri alarmcı bir üsluba sahip olduğu gerekçesiyle ve sonraki on yıllar boyunca da yanlış iddiaları ve başarısız tahminleri nedeniyle eleştirilmiştir . Örneğin, kitabın yayımlanmasından bu yana bölgesel kıtlıklar meydana gelmiş, ancak dünya çapında kıtlıklar yaşanmamıştır. Ehrlich'ler, eleştirmenlerin tespit ettiği kusurlara rağmen kitabın arkasında durmaya devam etmektedirler; Paul 2009'da "Belki de Bomba'daki en ciddi kusur , geleceğe dair çok iyimser olmasıydı" demiştir, oysa hiç gerçekleşmeyen felaket niteliğinde küresel kıtlıkları tahmin etmiştir.
Show more...
Society & Culture
RSS
All content for HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works is the property of Hakan AKARCALI and is served directly from their servers with no modification, redirects, or rehosting. The podcast is not affiliated with or endorsed by Podjoint in any way.
Nüfus Bombası, yayımlandığı günden beri alarmcı bir üsluba sahip olduğu gerekçesiyle ve sonraki on yıllar boyunca da yanlış iddiaları ve başarısız tahminleri nedeniyle eleştirilmiştir . Örneğin, kitabın yayımlanmasından bu yana bölgesel kıtlıklar meydana gelmiş, ancak dünya çapında kıtlıklar yaşanmamıştır. Ehrlich'ler, eleştirmenlerin tespit ettiği kusurlara rağmen kitabın arkasında durmaya devam etmektedirler; Paul 2009'da "Belki de Bomba'daki en ciddi kusur , geleceğe dair çok iyimser olmasıydı" demiştir, oysa hiç gerçekleşmeyen felaket niteliğinde küresel kıtlıkları tahmin etmiştir.
Show more...
Society & Culture
Episodes (20/298)
HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
Radyasyonla beslenen gizemli siyah mantar

Bu podcast, 1986'daki nükleer felaketin ardından Çernobil'de keşfedilen radyotropik siyah mantarların bilim dünyasında yarattığı heyecan verici gelişmeleri ele almaktadır. Mikrobiyolog Nelli Zhdanova tarafından reaktör enkazında bulunan bu organizmaların, melanin pigmenti sayesinde radyasyonu enerjiye dönüştürerek beslendiği ve radyosentez yaptığı düşünülmektedir. Bilim insanları, bu sıra dışı adaptasyonun nükleer atıkların temizlenmesinde ve uzay yolculuklarında astronotları koruyacak biyolojik kalkanların geliştirilmesinde kullanılabileceğini öngörmektedir. Metinler ayrıca bölgedeki yaban hayatının evrimini, Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki deneyleri ve Türkiye'deki obruk oluşumu gibi güncel çevresel sorunları da içeren geniş bir haber yelpazesi sunmaktadır. Özellikle Cladosporium sphaerospermum türü mantarların, gelecekte Mars ve ötesindeki görevlerde kendi kendini yenileyen bir zırh görevi görme potansiyeli üzerinde durulmaktadır.

Show more...
1 week ago
15 minutes 31 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
Nüfus Bombası

Nüfus Bombası⁠ , eski Stanford Üniversitesi⁠ profesörü⁠ Paul R. Ehrlich⁠ ve eski Stanford⁠ koruma biyolojisi kıdemli araştırmacısı ⁠⁠Anne H. Ehrlich⁠ tarafından ortaklaşa yazılan 1968 tarihli bir kitaptır ve insanlığın hayatta kalması için en büyük tehdidin, gıda üretimini geride bırakan ve çevreyi tahrip eden küresel nüfusun katlanarak artması olduğunu savunur. İnsanlık, nüfus kontrol önlemlerini agresif bir şekilde uygulamadıkça, bunun sonucunda kaynakların tükenmesi, kitlesel kıtlıklar ve ekolojik çöküşün kaçınılmaz olacağını iddia eder. Metin, mevcut aile planlaması çabalarının başarısızlığını inceler ve insanların istedikleri kadar çocuk sahibi olmalarına yardımcı olmanın sıfır büyüme oranına ulaşmak için yeterli olmadığını vurgular. Ehrlich, gelişmiş ülkelerin de gezegenimizin yaşam destek sistemlerinin tamamen çökmesini önlemek için tüketim ve kirliliği azaltması gerektiğini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, bilinçli nüfus düzenlemesi ile savaş, hastalık ve açlığın hakim olduğu bir gelecek arasında zorlu bir seçim sunmaktadır. Çeşitli kurgusal senaryolar aracılığıyla, proaktif doğum kontrol politikaları uygulanmazsa felaketle sonuçlanabilecek bir “ölüm oranı çözümü” olasılığını göstermektedir.

Show more...
1 week ago
15 minutes 44 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
The burning of Smyrna-The Arson and Propaganda Debate

This academic study, authored by Dr. Çiğdem Dumanlı, Research Assistant at Hacettepe University's Atatürk Principles and Revolution History Institute, comprehensively examines the Great İzmir Fire of 1922 in light of contemporary foreign press coverage and archival documents.

he author analyzes how various global perspectives shifted blame between Greek and Armenian groups and the Turkish military, noting that European reports were often influenced by political leanings. A unique contribution of this study is its exploration of German residents in İzmir, utilizing records from the German Foreign Ministry to document their specific experiences during the catastrophe. The text highlights how Western media outlets often prioritized sensationalized accounts over verified facts during the chaotic transition of power. Ultimately, the source argues that the fire was a complex humanitarian disaster exacerbated by retreating forces and lingering wartime hostilities. Through these records, the article provides a multifaceted overview of the social and political tensions that defined the end of the Turkish National Struggle.

Show more...
2 weeks ago
13 minutes 19 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
🔥 Bir İntikam Kundakçılığı Meselesi: İzmir Yangını (1922)

Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Araştırma Görevlisi Dr. Çiğdem Dumanlı tarafından kaleme alınan bu akademik çalışma, 1922 Büyük İzmir Yangını'nı dönemin yabancı basın organları ve arşiv belgeleri ışığında kapsamlı bir şekilde incelemektedir.

Araştırma, özellikle Almanca yayın yapan Avusturya, İsviçre ve Çekoslovak gazetelerinin yanı sıra Amerikan medyasındaki haberleri temel alarak felaketin sorumluluğuna dair süregelen tartışmaları ele alır. Yazar, yangının çıkış nedeni hakkında Türk, Yunan ve Ermeni taraflarının iddialarını tarafsız bir gözle değerlendirirken, Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerinden yararlanarak o dönem şehirde bulunan Alman topluluğunun yaşadıklarına dair yeni bulgular sunar. Metin, yangının sadece bir afet değil, aynı zamanda Millî Mücadele'nin son safhasında uluslararası bir propaganda unsuru olarak nasıl kullanıldığını belgelerle ortaya koymaktadır. Ayrıca, İngiliz donanmasının müdahalesi ve dönemin konsolosluk raporları üzerinden kentin maruz kaldığı insani ve maddi yıkımın boyutlarını analiz eder. Sonuç olarak kaynak, tarihsel gerçeklik ile siyasi iddialar arasındaki ilişkiyi sorgulayan disiplinlerarası bir perspektif sunmaktadır.

Show more...
2 weeks ago
14 minutes 31 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
🌋 Pelée Yanardağı ve Hayatta Kalan Mahkûm

1902 yılında Karayipler’deki Martinik adasında yer alan Mount Pelée’nin patlaması, modern çağın en yıkıcı volkanik felaketlerinden biri olarak tarihe geçti. Saint-Pierre şehri birkaç dakika içinde lav, kül ve zehirli gazlarla yok oldu; yaklaşık 30.000 insan öldü. Ancak bu kıyametten yalnızca birkaç kişi kurtulabildi. Aralarından en meşhuru, sarhoşluk nedeniyle hapsedilmiş bir mahkûm olan Louis-Auguste Cyparis idi. Hayatta kalış hikâyesi, felaketin sembolüne dönüşmüş; adı efsaneler, sirklere ve tarih kitaplarına karışmıştır.

Cyparis, felaket günü kalın taş duvarlı, havalandırması yalnızca dar bir ızgarayla sağlanan yeraltı hücresindeydi. Volkanın ölümcül piroklastik akımı (nuée ardente) Saint-Pierre’in üzerine çökerken hücresinin konumu onu korudu. Ağır yanıklar aldı, fakat günler sonra kurtarıldı. Amerika’ya götürüldü ve Barnum & Bailey Sirki’nde “Mount Pelée Felaketinden Kurtulan Adam” olarak, kendi hücresinin maketi içinde sergilendi. Sirkte “Ludger Sylbaris” adını kullanması, onun kimliğiyle ilgili karışıklıkların da başlangıcı oldu.

Genealojik araştırmalar, Cyparis’in kimliğiyle ilgili belirsizlikleri gün yüzüne çıkarmıştır. Doğum kayıtlarında “Cyparis” adına rastlanmazken, Le Prêcheur kasabasında “Louis Marie Alphonse Cypriani” isminde 1878 tarihli bir kayıt bulunmuştur. Her iki ismin benzerliği, yazım hatası mı, yoksa yasalardan kaçmak için yapılmış kasıtlı bir değişiklik mi olduğu sorusunu gündeme getirir. Ayrıca Cyparis’in soyadı olmayan eski kölelerin torunlarından biri olabileceği, ya da farklı bir kasabada doğduğu halde yanlış yer kaydedilmiş olabileceği olasılıkları da tartışılmaktadır. Sonuçta, “Louis-Auguste Cyparis” adı kadar dramatik bir kurtuluş hikâyesinin ardında bile, tarihin belirsizlikleri gizlidir.

Mount Pelée faciası, popüler anlatılarda yalnızca iki ya da üç kişinin kurtulduğu bir felaket olarak anılsa da, bilim insanı Alwyn Scarth bu sayının gerçeği yansıtmadığını belirtir. Ona göre, patlamadan etkilenip yine de yaşamayı başaranların sayısı 64 ile 111 kişi arasında olabilir. Bunların arasında karada piroklastik akımın kenarında kalanlar ve Saint-Pierre limanındaki Roraïma gemisinde bulunan denizciler vardır. Ancak çoğunun isimleri kayıt altına alınmamış, bir kısmı ise sonradan yaralarından ölmüştür.

İkinci tanınan kurtulan Léon Compère-Léandre, patlama anında evinde olduğunu, yanıklar içinde altı kilometre koşarak hayatta kaldığını anlatır. Ancak bazı araştırmacılar, onun aslında denize atlayarak kurtulduğunu düşünmektedir. 1936’ya kadar Martinik’te yaşamıştır, fakat hikâyesini ticarileştirmemiştir.

Üçüncü isim olarak anılan Havivra Da Ifril, genç bir kızdır. Annesi için bir iş yaparken “kaynayan kırmızı bir nehir” gördüğünü, denize kaçtığını ve daha sonra bir Fransız savaş gemisi tarafından kurtarıldığını iddia eder. Ancak bu anlatı, patlamanın merkezinden uzakta geçtiği için, Scarth’ın “nuée ardente mağduru” tanımına tam olarak uymaz.

Popüler kültür, olayın “iki mucizevi kurtulanı”na odaklanarak trajediyi dramatikleştirmiştir. Bu, tıpkı bir trafik kazasında onlarca kişi yaralanırken yalnızca bagajda hayatta kalan birinin manşetlere taşınmasına benzer. Bilimsel kayıtlar ise daha geniş bir tabloyu ortaya koyar: pek çok kişi, olayın dış halkasında ya da gemilerde tesadüfen hayatta kalmıştır.

Mount Pelée’nin 1902’deki patlaması, yalnızca doğanın gücünün değil, insan belleğinin de kırılganlığını gösterir. Hayatta kalanların kimlikleri, sayılarına dair tahminler ve anlatıların çelişkileri, tarihin nasıl şekillendiğini gözler önüne serer. Louis-Auguste Cyparis’in hikâyesi, insanlık tarihindeki en karanlık günlerden birinde bile tesadüfün, direncin ve anlatının nasıl ölümsüzleştiğinin simgesidir.
(Kaynak: Alwyn Scarth, La Catastrophe de la Montagne Pelée, 2002)


Show more...
1 month ago
14 minutes 25 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
Simona Kossak: Gerçek Hayattaki Pamuk Prenses ile Sıra Dışı Bir Yaşam

Polonyalı biyolog, ekolojist ve Orman Bilimleri Profesörü Simona Kossak (1943–2007), yaşamını doğayla bütünleşmiş bir şekilde sürdürerek bilimsel araştırma ile kişisel felsefesini birleştiren sıra dışı bir figür olarak tanınır. “A Life Less Ordinary with a Real-Life Snow White” başlıklı makalede anlatıldığı üzere, Kossak modern yaşamı reddederek otuz yıldan fazla bir süre boyunca Białowieża Başlangıç Ormanı’nda, elektriksiz ve susuz bir avcı kulübesi olan Dziedzinka’da hayvanlarla birlikte münzevi bir yaşam sürmüştür.

Zooloji eğitimi sonrası 1970’te Białowieża Memeli Araştırma Enstitüsü’nde göreve başlayan Kossak, bu ormanın onun “gerçek üniversitesi” olduğunu söylemiştir. Yaşadığı kulübe kısa sürede hem evi hem de açık laboratuvarı haline gelmiştir. Elektriğin ve modern konforun olmadığı bu ortam, doğayla bütünleşik gözlemlerine olanak tanımış, bilimsel üretkenliğini desteklemiştir. Kossak burada yaşarken 1980’de doktorasını, 1997’de profesörlük unvanını kazanmıştır. Araştırmaları, karacaların beslenme davranışları ve ekolojik uyum süreçleri üzerine yoğunlaşmıştır.

Kossak, doğayı yalnızca incelememiş, onun bir parçası olmuştur. Kleptoman bir karga (Korasek), dişi yaban domuzu (Froggy) ve vaşak (Agatka) gibi hayvanlarla dostluk kurmuştur. Froggy onunla birlikte uyur, Agatka’dan “kızım” diye bahsederdi. Bu derin bağ, Kossak’ın kendisini zaman zaman “zoo-psikolog” olarak tanımlamasına neden olmuştur. Hayvan davranışlarını gözlemleyerek doğayla empati kurmayı temel alan yaklaşımı, bilimsel verilerin ötesinde insani bir bakış açısı kazandırmıştır.

Simona Kossak, ünlü ressamlar ve yazarlar yetiştiren Kossak ailesinin dördüncü kuşağındandır. Ancak ailesi, onun yarık damakla doğmuş olması ve sanatsal yetenek göstermemesi nedeniyle hayal kırıklığı yaşamış, Simona’yı “kara koyun” olarak görmüştür. Bu dışlanma, onu sanatın değil doğanın dünyasına yöneltmiştir. Çocukluğunda ailesinin evinden kaçıp ormandaki hayvanlarla kurduğu bağ, onun ruhsal sığınağı olmuş, daha sonra mesleki tutkusuna dönüşmüştür. Bu bağlamda doğa, onun için hem bir kaçış hem de yeniden doğuş alanıdır.

Kossak’ın münzevi hayatına daha sonra ünlü doğa fotoğrafçısı Lech Wilczek katılmıştır. İkili, hem özel yaşamda hem de bilimsel çalışmalarda ortaklık kurmuş, Wilczek Kossak’ın yaşamını ve doğayla ilişkisini fotoğraflamıştır. Kossak, doğa koruma alanında aktif bir çevre savunucusu olmuş, özellikle Białowieża Ormanı’nın korunması için kampanyalar yürütmüştür. Bilimsel üretkenliğinin yanı sıra iki kitap, çok sayıda makale ve belgesel film üretmiştir.

Kossak, doğaya adanmış yaşamı boyunca yüzlerce bilimsel çalışma yayımlamış, 2003 yılında Doğa Ormanları Bölümü Direktörü olarak atanmış ve bu görevini ölümüne dek sürdürmüştür. 2000 yılında Polonya Cumhuriyeti tarafından Altın Liyakat Haçı ile onurlandırılmıştır. Onun yaşamı, akademik titizlikle kişisel sadeliğin birleşebileceğini gösteren bir örnek olmuştur.

Simona Kossak için bilim ve yaşam birbirinden ayrı değildi. O, doğayı gözlemlemek yerine onunla birlikte yaşamayı seçti; hayvanları “çalışma nesnesi” değil, “yaşam yoldaşı” olarak gördü. Ailesinin sanatsal mirasından farklı bir yol izleyerek, kendi sanatını ormanda yarattı: sessizlik, gözlem ve sevgiyle. Bugün, Polonya’da “ormanın ruhu” ve “hayvanlarla konuşan kadın” olarak anılmakta; ardında, doğa ile insan arasındaki sınırları yumuşatan bir miras bırakmıştır.


Show more...
1 month ago
13 minutes 41 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
🔮 Klaros: Apollon'un Kehanetler Merkezi

İzmir’in Menderes ilçesi yakınlarında, antik Kolophon’a bağlı Klaros, Tanrı Apollon’a adanmış en eski ve en gizemli kehanet merkezlerinden biridir. M.Ö. 13. yüzyıla kadar uzanan bu kutsal alan, Delphoi ve Didyma ile birlikte antik dünyanın üç büyük Apollon kehanet merkezinden biri olarak kabul edilir. Ancak Klaros’u benzersiz kılan, hem mimarisi hem de ritüelleridir.

Tapınak, İyonya’daki tek Dor düzeninde inşa edilmiş olup, basamakları (krepis) dahi yazıtlı olan tek kutsal alandır. Bu yazıtlar, ziyaretçilerin adaklarını, tanrıya hitaplarını ve alınan kehanetleri belgeleyen paha biçilmez kaynaklardır. Tapınağın içinde, yaklaşık 8 metre yüksekliğinde üç anıtsal kült heykel — oturur durumda Apollon, ayakta Artemis ve Leto — hâlen yerinde bulunmuş ender örneklerdir.

Kehanetler, tapınağın altında yer alan adyton denilen karanlık bir odada, kutsal su kuyusu başında gerçekleştirilirdi. Rivayete göre bu su, bilici Manto’nun gözyaşlarından doğmuştu. Kahin, bu sudan içip tanrıyla iletişime geçer, ardından rahibe vezinli dizelerle aktarırdı. Törenler dolunay gecelerinde, defne yapraklarıyla ilahi okuyan 7 genç kız ve 7 erkek eşliğinde yapılırdı. Bu mistik atmosfer, Klaros’un Delphoi’den daha içe dönük, Didyma’dan daha törensel bir karaktere sahip olmasını sağlamıştır.

Klaros’un bir diğer eşsiz yönü, “Hekatomb” adı verilen yüz hayvanlık kurban ritüelinin ilk arkeolojik kanıtlarına ev sahipliği yapmasıdır. Tapınak ile sunak arasında bulunan, demir halkalı bloklar hâlinde dizilmiş bu taşlar, Apollon’a yüz boğa kurban edilen törenleri doğrulamaktadır.

Klaros’un tarihindeki dönüm noktası, Büyük İskender’in rüyası olmuştur. İskender, Kadifekale eteklerinde gördüğü rüyayı yorumlatmak için Klaros’a gelir; rahipler, yeni İzmir’in orada kurulması gerektiğini söyler. Bu kehanet üzerine Smyrna halkı Bayraklı’dan Pagos Tepesi’ne taşınır. Bu olay, Klaros’un yalnızca şehir delegelerine değil, bireylere de kehanet verme geleneğini başlatmıştır. Dahası, merkez artık yalnızca Hellenleri değil, “Barbarlar” denilen yabancıları da kabul etmeye başlamıştır. Böylece Klaros, antik dünyada dünya vatandaşlığı fikrinin uygulandığı ikinci merkez haline gelir.

M.S. II. yüzyılda Klaros’un ünü zirveye ulaşır: Kuzey Afrika’dan İngiltere’ye kadar geniş bir coğrafyadan kehanet başvuruları alınır. Sagalassos gibi uzak kentlerde Klaros Apollon’u adına tapınaklar yapılır; hatta Anadolu’daki veba salgınlarında, Apollon’un önerisiyle halkın şifalı sulara (Allianoi vb.) yönlendirildiği kayıt altına alınmıştır.

Klaros’un önemi yalnızca geçmişte kalmamıştır. Günümüzde alanda, Türkiye’nin ilk Mulaj Arkeoparkı kurulmuştur. Burada kazılarda bulunan 13 eserin birebir kopyaları açık havada sergilenmekte, orijinalleri müzelerde korunmaktadır. Bu yöntem, hem kültürel mirasın korunmasını hem de ziyaretçilerin kutsal alanı “yerinde deneyimleme” olanağını birleştiren örnek bir arkeolojik yaklaşımdır.

Son dönem kazılar, Klaros’un Delphoi’den bile daha erken bir tarihte kurulmuş olduğunu göstermiştir. Ayrıca, burada bulunan bir Homeros heykeli, ozanın Klaroslu olabileceği düşüncesini güçlendirmiştir. M.Ö. 13. yüzyıldan M.S. 4. yüzyıla dek süren etkinliğiyle Klaros, yalnızca bir kehanet merkezi değil, tanrıların sesiyle insanların kaderini birleştiren mistik bir kavşak olarak tarih boyunca varlığını sürdürmüştür.

Klaros, bugün hâlâ Apollon’un yankılanan sesi gibidir — taşların altındaki su, belki de hâlâ bilicinin fısıltılarını taşımaktadır.

Show more...
1 month ago
18 minutes 18 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
Toroslar: Bereketin, Tanrıların ve Sınırların Coğrafyası

Toros Dağları, Anadolu’nun güneyinde Akdeniz kıyılarına paralel uzanan bir sıradağ olmanın ötesinde, binlerce yıl boyunca uygarlıkların kesiştiği bir “tarih koridoru” olmuştur. Coğrafi konumu, Mezopotamya’dan Anadolu’ya, oradan da Akdeniz’e uzanan en önemli geçiş hattını oluşturur. Bu nedenle Toroslar, yalnızca bir doğal sınır değil, aynı zamanda devletlerin kaderini belirleyen bir jeopolitik mihverdir.

Toros ve Amanos Dağları, tarih boyunca Asya ile Akdeniz arasındaki stratejik geçitleri denetlemiştir. Arslanlı, Nurdağı ve Beylan geçitleri, Anadolu ile Mezopotamya arasındaki başlıca bağlantı yollarıydı. Bu yolların kontrolü, ticaretten siyasete her alanı belirledi. Assur, Urartu, Frig, Lidya ve Pers imparatorlukları bu coğrafyayı hâkimiyet altına almak için ardı ardına seferler düzenledi. Assur kralları III. Salmanassar, III. Tiglat-pileser ve II. Sargon dönemlerinde Toros geçitlerini ele geçirerek Que (Kilikya Ovası) ve Hilakku krallıklarını haraç ödeyen eyaletler hâline getirdiler. M.Ö. 585’te Lidyalılar ile Medler arasında yapılan “Güneş Tutulması Savaşı” sonrasında Kilikya, iki güç arasında bağımsız bir tampon bölge olarak anıldı.

Toroslar, antik çağ ekonomilerinin can damarıydı.

  • Madenler: Bolkar ve Aladağlar’daki gümüş, demir ve kalay yatakları, Assur seferlerinin temel nedeniydi. Bolkar Dağı, Mezopotamya metinlerinde “Gümüş Dağları” olarak geçer. Buradan çıkarılan madenler, tapınak süslemelerinde ve savaş gereçlerinde kullanıldı.

  • Ormanlar: Amanos ve Hilakku bölgeleri, gemi yapımı ve saray inşası için gerekli sedir ve servi ağaçlarıyla ünlüydü. III. Salmanassar ve Sanherip, bu sedirleri kesip Niniveh’e taşımakla övünmüştür.

  • Tarım ve Ticaret: Dağların eteklerindeki verimli ovalar, zeytin, üzüm, tahıl ve balık üretiminde bölgeyi ön plana çıkardı. Tarsus, Soloi ve Aigaiai (Yumurtalık) liman kentleri, Mısır, Kıbrıs ve Ege dünyasıyla canlı ticaret ağları kurdu.

Torosların güneyinde yer alan Kilikya, Akdeniz’in doğu kıyılarıyla Anadolu içlerinin kavşağıydı. Bu bölge, hem kültür hem ticaret bakımından Doğu-Batı etkileşiminin merkezi oldu. Geç Hitit döneminde Que ve Hilakku krallıkları, madencilik, ormancılık ve tarımla zenginleşti; ancak bu zenginlik Assur’un iştahını kabarttı. Assur, bölgeyi yalnız haraçla değil, zorla çalıştırılan esirlerle de sömürdü. II. Sargon’un seferlerinden sonra yüzlerce Que ve Hilakku’lu, Niniveh’teki saray inşaatlarında çalıştırıldı. Bu, erken dönemde ekonomik sömürünün en açık örneklerinden biridir.

Pers döneminde “Kral Yolu”nun batıya açılan kısmı Toros geçitlerinden geçti. Roma döneminde ise Tarsus ve Kilikya Kapıları (Cilician Gates), imparatorluğun doğu savunma hattını oluşturdu. Bu yollar, yalnız askerî hareketler için değil, fikirlerin, dillerin ve tanrıların geçişi için de kanaldı. Toroslar’ın kuzeyinde Frigya ve Kapadokya, güneyinde Suriye ve Fenike kültürleri etkileşerek benzersiz bir sentez yarattı.

Toros adı, Eski Aramice’de hem “dağ” hem “boğa” anlamına gelen TÜR sözcüğünden gelir. Bu kök, dağların kudretiyle boğanın gücünü birleştirir. Çatalhöyük’teki boğa başları Toroslar’a dönük yerleştirilmiş, boğa kültüyle dağ kültü arasındaki bağ binlerce yıl önce kurulmuştur. Hitit Gök Tanrısı Teşup’un boğa üzerinde betimlenmesi, bu coğrafyanın tanrısal otoriteyle özdeşleştiğini gösterir. Toroslar bu yönüyle yalnız sınır değil, kutsal bir eksendir.

Toros Dağları, tarih boyunca imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne tanıklık etmiş; madenleriyle zenginliği, geçitleriyle stratejiyi, ormanlarıyla gücü, mitolojisiyle kutsallığı temsil etmiştir. Bu dağlar, Assur’dan Roma’ya, Pers’ten Bizans’a kadar her dönemde hâkimiyetin anahtarı olmuş; Anadolu’nun tarihini belirleyen doğal bir kale, uygarlıkların birbirine açıldığı kadim bir kapı olarak varlığını sürdürmüştür.


Show more...
1 month ago
14 minutes 42 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
Arktik Nükleer Tekeli ve Çin in Koridor Savaşı

Verilen kaynaklar, küresel ticaret yollarındaki rekabeti ve lojistik koridorların geliştirilmesini ele alır. Bir kaynak, Rusya'nın Kuzey Denizi Rotası (NSR) yük taşımacılığını artırma hedefine odaklanır; Rosatom'un nükleer buzkıran filosu rolü ile Çin ve Hindistan gibi ortaklıkları vurgular. İkincisi, Asya'yı Avrupa ve Amerika'ya bağlayacak "Biyookyanus Koridoru"nu inceler; Brezilya'yı Peru'daki Chancay limanı üzerinden Pasifik'e bağlama planı Çin'in stratejik ilgisi bağlamındadır. Üçüncüsü, Rusya'nın Kuzey-Güney Koridoru'nu tedarik ağı için oluşturma çabasına değinir.

Küresel ticaret rotalarının yeniden şekillenmesinde NSR'nin stratejik rolü, Rusya'nın Arktik taşımacılık kapasitesini artırma çabalarının merkezindedir.

NSR'nin stratejik rolüne dair bilgiler:

Yeni Kıtasal Koridor OluşturmaNSR, süper güçlerin Asya-Avrupa/Amerika erişimi için rotalar yaratma mücadelesinde öne çıkar.• Transarktik Koridoru: Rusya'nın kuzeybatı limanlarını Uzak Doğu'ya bağlar; modeller 1 Ağustos'a kadar onaylanacak.• Tarihsel Bağlam: NSR keşfinin 500. yılı kutlanıyor.

Yıl Boyu Seyrüsefer ve Kapasite HedefiYıl boyu seyrüsefer hedefi temelinde.• Buzkıran Bağımlılığı: 2050'ye kadar buz koşulları buzkıran gerektirecek; Rusya dünyanın en güçlü nükleer filosuna sahip (Rosatom).• Yük Hedefleri: 2024'te 37,9 milyon ton trafik; hedef 100-150 milyon ton için 15-17 buzkıran (mevcut 8).• Transit: 2024'te 92 sefer, 3 milyon+ ton kargo (%50 artış).

Uluslararası İş BirliğiNSR, Rusya'nın ortaklık stratejisinin parçası.• Sistemsel Ortaklıklar: Çin ve Hindistan ile hükümetler arası anlaşmalar.• Yatırım Daveti: Putin, uluslararası operatörleri davet etti; Belarus, Çin, BAE ilgi gösteriyor.• Hizmetler: Çin firmaları 13 seferde 20 bin+ TEU taşıdı; Arctic Express No. 1 başladı.

Küresel Rekabette KonumNSR, Trans-Caspian, IMEC ve Biyookyanus gibi rotalarla rekabet eder. Konteyner sevkiyatları Arc7 gemileri, uzayan sezonlar ve derin limanlarla artacak (ör. Murmansk dönüşümü).

Özetle: NSR, Rusya'nın Transarktik Koridoru'nu Çin/Hindistan ortaklıklarıyla geliştirerek küresel ticarete alternatif sunar; zorlu koşullar nükleer buzkıranlar gerektirir.

NSR, Biyookyanus ve Kuzey-Güney koridorları arasındaki rekabet, süper güçlerin Asya ürünlerini Avrupa/Amerika'ya ulaştırma mücadelesinde gelişir.

Gelişmeler:

NSR – Transarktik KoridoruRusya, kargo artışı için kaynak kullanıyor.Ekonomik/Operasyonel: Yıl boyu seyrüsefer; modeller Ağustos'ta onay. Buz koşulları 2050'ye kadar buzkıran gerektirir. Hedef: 100-150 milyon ton için 15-17 gemi (mevcut 8). 2024 trafik: 37,9 milyon ton; 92 transit (%50 artış). Yeni hizmet: Arctic Express No. 1.Jeopolitik: Çin/Hindistan ortaklıkları sistemsel. Putin yatırım davet etti; BAE vb. ilgi var. Çin: 13 sefer, 20 bin+ TEU.

Biyookyanus KoridoruTrans-Caspian, NSR, IMEC'e ek yeni rota.Gelişmeler: Xi Jinping'in Brezilya ziyaretiyle imzalanan anlaşma. Hedef: Asya erişimi. Güzergah: Brezilya-Peru kara yolu, Chancay limanı üzerinden Pasifik. Orijinal 2014 planı Şili odaklıydı, dinamikler değişti.

Kuzey-Güney KoridoruRusya'nın tedarik ağı için oluşturuluyor; sınırlı bilgi var.

Rekabet DoğasıRekabet, Asya tedarik zincirleri kontrolüne odaklanır. NSR Arktik avantajı kullanır; Biyookyanus Çin'in Latin Amerika bağlarını güçlendirir. Her ikisi, Süveyş gibi geleneksel rotalara alternatifle jeopolitik etkiyi genişletir.


Show more...
1 month ago
15 minutes 11 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
Billion-Dollar Tequila Triumph / George Clooney's Casamigos

Casamigos: The Pals’ Billion-Dollar Tequila Triumph

George Clooney, Rande Gerber, and Mike Meldman were building side-by-side vacation homes on the coast of Cabo San Lucas, Mexico, when one day, tequila glasses in hand, they asked themselves: “Why isn’t there a tequila we can drink all day long that doesn’t burn going down, doesn’t give us a hangover the next morning, and doesn’t need salt or lime?”

That single question sparked one of the most expensive “personal indulgence” projects in history.

The pair (later joined by Meldman) started working with master distillers in Jalisco. They tested over 700 recipes. They slow-roasted Blue Weber agaves in traditional brick ovens for a full 72 hours—three times longer than most competitors—and fermented for 80 hours. The result was an extraordinarily smooth tequila with natural sweetness, designed to be sipped neat.

For the first two years, the tequila stayed private—just for them, their families, and close friends. Roughly a thousand bottles had been shipped as “samples.” Then the distillery called: “We can’t keep calling these samples. Either get a license or we stop production.” Not wanting to quit drinking it, the three buddies reluctantly formed a company. The year was 2013. The name was already waiting: Casamigos—“house of friends.”

They never ran aggressive ads. Their marketing budget was practically zero. They simply kept living their lives: drinking Casamigos at parties, pouring it for famous friends, letting it appear organically on social media. One day Oprah Winfrey declared, “The smoothest tequila I’ve ever tasted in my life.” Word spread like wildfire. The brand grew effortlessly.

But the real killer move had happened years earlier: the trademark strategy. Clooney and Gerber filed for the Casamigos name, logo, and slogans (“Brought to you by those who drink it”) in May 2011—two full years before the product ever hit shelves. In total they secured 12 separate U.S. trademarks. That turned the brand into an untouchable, highly sellable asset.

June 2017. The phone rings. It’s Diageo. Offer: $700 million upfront plus up to $300 million in earn-outs. Grand total: $1 billion. That’s roughly $500 per bottle at the time. When the deal closed, Casamigos was barely four years old.

After the sale, the brand kept soaring and in 2022 became the fastest-growing spirit in the world.

The Casamigos story boils down to one simple truth:If you make something genuinely perfect, your story is authentic, you sell people the exact same thing you drink with your own friends, and you protect the brand with ironclad IP from day one…one day someone will show up and hand you a billion dollars.

And you’ll still be sitting there, still drinking the exact same tequila.

Show more...
1 month ago
11 minutes 1 second

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
💸 Casamigos: George Clooney in Bir Milyar Dolarlık Tekila Başarısı

Casamigos: "Ahbap"ların Bir Milyar Dolarlık Tekila Başarısı

George Clooney, Rande Gerber ve Mike Meldman, Meksika’nın Cabo San Lucas kıyılarında yan yana tatil evleri inşa ederken bir gün ellerinde tekila bardaklarıyla şu soruyu sordular: “Neden gün boyu içebileceğimiz, boğazımızı yakmayan, ertesi sabah başımızı ağrıtmayacak, tuz-limon istemeyen bir tekila yok?”

Bu soru, tarihin en pahalı “kişisel zevk” projelerinden birinin başlangıcı oldu.

İkili (daha sonra Meldman da katıldı), Jalisco’nun en iyi damıtımevlerinde ustalarla birlikte çalışmaya başladı. 700’den fazla tarif denediler. Mavi Weber agavelerini geleneksel tuğla fırınlarda tam 72 saat (rakiplerinin üç katı süre) yavaş yavaş pişirdiler. Fermentasyonu 80 saate uzattılar. Sonuç: Olağanüstü pürüzsüz, doğal tatlılığa sahip, sek içmek için yaratılmış bir tekila.

İlk iki yıl bu tekila sadece kendi çevrelerine gitti. Yaklaşık bin şişe “numune” olarak gönderilmişti. Derken damıtımevi aradı: “Artık bunu numune diyemeyiz, ya lisans alın ya da durdurun.” İçmeye devam etmek isteyen üç arkadaş, istemeye istemeye şirket kurdu. Yıl 2013’tü. Marka adı zaten hazırdı: Casamigos – “arkadaşların evi”.

Kurucular asla agresif reklam yapmadı. Geleneksel pazarlama bütçesi neredeyse sıfırdı. Tek yaptıkları, kendi hayatlarını yaşamaya devam etmekti: Partilerde Casamigos içtiler, ünlü arkadaşlarına ikram ettiler, sosyal medyada doğal olarak göründü. Oprah Winfrey bir gün “Hayatımda içtiğim en pürüzsüz tekila” dedi. Kulaktan kulağa yayıldı. Marka, hiçbir zorlama olmadan büyüdü.

Ama asıl gizli silahları çok daha önceden devreye girmişti: Ticari marka stratejisi. Clooney ve Gerber, ürün halka çıkmadan tam iki yıl önce, Mayıs 2011’de Casamigos adını, logosunu ve sloganlarını (“Brought to you by those who drink it”) tescil ettirmişlerdi. ABD’de toplam 12 ayrı ticari marka aldılar. Bu, markayı kopyalanamaz ve satılabilir bir varlık haline getirdi.

2017 Haziran’ında telefon çaldı. Arayan Diageo’ydu. Teklif: 700 milyon dolar peşin + performans hedeflerine bağlı 300 milyon dolar daha. Toplam 1 milyar dolar. Şişe başına yaklaşık 500 dolar ödemiş oluyorlardı. Anlaşma imzalandığında Casamigos henüz dört yaşındaydı.

Satıştan sonra marka büyümeye devam etti ve 2022’de dünyanın en hızlı büyüyen alkollü içki içkisi seçildi.

Casamigos’un hikayesi, aslında çok basit bir gerçeği anlatır: Eğer ürünü gerçekten mükemmel yaparsan, hikayen gerçekse, arkadaşlarınla içtiğin şeyin aynısını başkalarına da sunarsan ve markanı en baştan fikri mülkiyetle korursan… bir gün biri gelip sana 1 milyar dolar teklif eder.

Ve sen hâlâ aynı tekilayı içmeye devam edersin.


Show more...
1 month ago
15 minutes 37 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
Warren Buffett'ın Veda Mektubu ve Mirası

Warren Buffett'ın Berkshire Hathaway CEO'luğundan ayrılması ve emekliliği öncesindeki son hissedar mektupları, şirketin geleceği, hayırseverlik mirası ve hissedar iletişimi açısından derin etkiler yaratıyor. Bu veda mektubu, kurumsal raporlardan ziyade kişisel tavsiyeler ve anekdotlarla dolu bir dede notu gibi; Greg Abel'a devir, servet dağıtımı ve hayat derslerini harmanlıyor.

Buffett (95), dizginleri halefi Greg Abel'a (63) devrediyor. Abel, 2026 başında CEO olacak; Buffett ise Yönetim Kurulu Başkanı kalacak. Abel'ı "harika yönetici, yorulmaz çalışan ve dürüst iletişimci" diye övüyor, ona uzun görev diliyor. Yıllık hissedar mektuplarını Abel üstlenecek – Buffett 1965'te başlatmıştı. Hissedar güveni için 'A' hisselerini elinde tutmayı planlıyor; çocukları ve yöneticilerin Abel'ın arkasında olduğunu vurguluyor.

Buffett, iletişim rolünü azaltıyor: Artık yıllık rapor yazmayacak, toplantılarda "durmaksızın konuşmayacak". "Sessizleşiyorum... bir nevi" diyor. Yine de Şükran Günü mektuplarını gelenek haline getirecek.

Emeklilik, servet dağıtımını hızlandırıyor. 149 milyar dolarlık mirasını çocuklarının vakıflarına (Susan Thompson Buffett, Sherwood, Howard G. Buffett ve NoVo) aktaracak. Hız, yaşlılıkları nedeniyle yedek mütevellilerden önce tasfiyeyi güvenceye almak için. Son bağış: 1.3 milyar dolarlık 1.800 A hissesi (2.7 milyon B'ye dönüştürülmüş). Berkshire beklentileri değişmedi.

Berkshire, 1965 tekstil fabrikasından 1 trilyon dolarlık holdinge evrildi: sigorta, demiryolu, kamu hizmetleri, tüketici markaları. Buffett, dayanıklılığı teyit ediyor: "Her ekonomik ortama dayanıklı, en az felaket riskli." Eylül sonunda 381.6 milyar dolar nakit – temkinli yaklaşımın simgesi. Büyüklük güç ama kısıtlama: "Ortalamadan iyi, ama on-yirmi yılda bizi geçecek şirketler olacak; boyut bedelini alıyor." Hisse volatilitesi uyarısı: %50 düşüşler olabilir, ama "Umutsuzluğa kapılmayın; Amerika ve Berkshire dönecek."

Mektup, kişisel tavsiyelerle zenginleşiyor. "Kahramanlarınızı dikkatli seçin, taklit edin; mükemmel olamayacaksınız ama daha iyi olabilirsiniz." "Ölüm yazınızın ne diyeceğini karar verin, o hayata layık yaşayın." Sağlığı: Genelde iyi, haftada beş gün ofiste; yavaşlıyor ama "yaşlanmakta geç kaldım". Çocukluk apandisit hikayesiyle Dr. Harley Holtz'a minnet.

Halefiyet: Abel tam destekli. Berkshire temaları: Dayanıklılık, finansal güç, büyüklüğün sınırı, volatiliteye karşı sabır, iletişime geçiş.

Özetle, mektup başarı öyküsünü kapatırken halefine destek verip, ölüm yazısı ve kahraman seçimi gibi felsefeleri miras bırakıyor. Kurumsal şifreler (içgörüler) ve hayat pusulası sunan bir belge.

Buffett'ın yerine CEO: Greg Abel.Emeklilik tarihi: 2026 başı.

Show more...
1 month ago
13 minutes 27 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
🎉 Satürnalya: Noel geleneğinin kökeni, Roma Kış Şenlikleri

Satürnalya, Antik Roma’nın en popüler kış festivali olup, temel anlatısını Macrobius’un Saturnalia adlı eseri ayrıntılı biçimde aktarır. Tarım tanrısı Satürn onuruna, kış gündönümü civarında kutlanan bu bayram, başlangıçta 17 Aralık’ta başlar ve halk arasında bir haftaya uzayan kesintisiz şenliklerle sürerdi. Macrobius’un belirttiği gibi Satürnalya, Roma toplumunda Altın Çağ’ın kısa süreliğine yeniden kurulduğu bir “eşitlik zamanı” olarak görülürdü.

Festivalin en belirgin özelliği sosyal düzenin tersine çevrilmesidir. Köleler çalışmaz, kumar oynar, efendileri tarafından ağırlanır ve pileus takarak sembolik özgürlük kazanırlardı. Toga yerine renkli kıyafetler (synthesis) giyilir, mahkemeler kapanır, ciddi işler yasaklanırdı. Aile içinde bir Mizah Kralı seçilir; bu figürün etkisi daha sonra Avrupa’daki Noel geleneklerine, özellikle “Lord of Misrule” geleneğine yansımıştır.

Bayramın dini ritüelleri arasında Satürn Tapınağı’nda kurban sunulması, tanrının heykelindeki yün bağların çözülmesi ve büyük bir halk ziyafeti yer alırdı. Kutlamanın başlangıcı “Io, Saturnalia!” nidasıyla ilan edilirdi. Festival aynı zamanda yoğun eğlence, içki, oyun ve kamusal serbestlik dönemiydi.

Satürnalya’nın en kalıcı unsurlarından biri hediyeleşme geleneğidir. Özellikle mumlar (cerei) ve küçük figürinler (sigillaria) armağan edilirdi. Evler çelenklerle, yeşilliklerle ve güneşi temsil eden parlak süslerle donatılırdı. Romalılar ağaçları içeri taşımıyor olsa da, açık alandaki ağaçlar meyveler, fındıklar, kekler ve güneş sembolleriyle süslenirdi; bu uygulama, modern Noel ağacı kültürünün erken köklerinden biri kabul edilir.

Festivalin etkisi Hristiyanlık dönemine doğrudan taşınmıştır. Erken kilisenin 25 Aralık tarihini İsa’nın doğumu için seçmesinde hem Satürnalya’nın hem de Sol Invictus kültünün büyük etkisi olduğu kabul edilir. Böylece Satürnalya’nın şenlik ruhu, hediyeleşme alışkanlığı, yeşilliklerle süsleme, ışık vurgusu ve sosyal geçicilik hissi, Noel ve Yılbaşı geleneğinin temel yapıtaşlarına dönüşmüştür.

Öte yandan, Lucian ve diğer geç dönem kaynakları festivalde zaman zaman aşırılıklar, yoğun sarhoşluk, cinsel özgürleşme ve hatta Dionysos Şenlikleri’ni andıran ritüeller bulunduğunu aktarır. Yine de Macrobius’un Saturnalia’sı, bu kutlamayı Roma kimliğinin merkezindeki neşe, bolluk, geçici eşitlik ve kolektif özgürlük kavramlarıyla tanımlar.

Sonuç olarak Satürnalya, hem Roma toplumunda hem de Hristiyan kış bayramlarının şekillenmesinde kalıcı bir kültürel katman oluşturmuş; ışığın dönüşünü, bolluğu ve toplumsal sınırların geçici olarak askıya alındığı ütopyacı bir zaman fikrini sonraki yüzyıllara taşımıştır.

Show more...
1 month ago
25 minutes 9 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
📜 İzmir/Smyrna’nın Kökeni, Homeros ve Batı Kültürünün Temelleri-Derleyen Saliha Ünal

Derleyen Arthistory Saliha Ünal:

İzmir’in geçmişi, yalnızca bir şehir tarihi değil, aynı zamanda Batı kültürünün doğduğu toprakların hikâyesidir. Günümüz İzmir’i, adını binlerce yıl önceki Smyrna yerleşiminden alır. Bu adın kökeni, yalnızca bir efsaneye değil, Anadolu’nun en eski medeniyetlerine kadar uzanır. Prof. Ekrem Akurgal, Kültepe tabletlerinde geçen Tismurna adını inceleyerek “Smyrna”nın Anadolu kökenli olduğunu, “Ti” ekinin düşmesiyle M.Ö. XVIII. yüzyıldan beri Smurna biçiminde var olduğunu belirtir. Bu da, İzmir adının yalnızca Yunan değil, çok daha eski, yerli bir geçmişe sahip olduğunu gösterir.

Smyrna adı zamanla farklı dillerde değişime uğramıştır: Fransızca’da Smyrne, İtalyanca’da Smirne, Yunanca’da Smirni biçiminde kullanılmıştır. Efsanelere göre ise bu isim, bir Amazon kraliçesi Smyrna’dan gelmektedir. Ancak bilimsel veriler, İzmir’in Neolitik çağlara uzanan yerleşim tarihini öne çıkarır. Bornova’daki Yeşilova Höyüğü kazılarında bulunan kalıntılar, İzmir’in tarihini M.Ö. 8500’e kadar geri götürmektedir. Bu, Ege kıyısındaki en eski yerleşimlerden biridir.

Bayraklı’daki Tepekule kazıları, M.Ö. 3000’lere ait Athena Tapınağı’nı, parke taşlı yolları ve çok odalı evleriyle İzmir’in Helen öncesi dönemde dahi bir kültür merkezi olduğunu kanıtlar. M.Ö. 333 yılında Büyük İskender, Kadifekale’de kenti yeniden kurduğunda Smyrna artık bir “şehir efsanesi”dir.

Bu şehrin en büyük siması kuşkusuz Homeros’tur. M.Ö. 8. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan bu “tanrısal ozan”, Avrupa edebiyatının ve düşüncesinin temelini atan kişidir. Ünlü arkeolog Manfred Osman Korfmann, onu “Avrupa Edebiyatı’nın kurucusu” olarak niteler ve Batı düşüncesinin temellerinin İyonya’da, yani bugünkü İzmir çevresinde atıldığını vurgular. Homeros’un asıl adının Melesigenes olduğu, bunun da “Nehir Tanrısı Meles’in oğlu” anlamına geldiği aktarılır.

Homeros’un iki dev eseri — “İlyada” ve “Odysseia” — yalnızca birer destan değil, aynı zamanda Avrupa’nın “alfabe kitabı” sayılır. Bu yapıtlar, Fenike alfabesinden türetilmiş erken Yunanca ile Anadolu’nun İyonca-Aiolca karışımı bir lehçesinde söylenmiş ve yazıya geçirilmiştir. Yaklaşık 16.000 dizelik İlyada ile 12.000 dizelik Odysseia, yalnızca kahramanlık hikâyeleri değil, insan doğasının, kaderin ve aklın sorgulandığı ilk felsefi metinlerdir.

Homeros, “Gök kubbenin altındaki en güzel şehir” diyerek İzmir’e olan sevgisini dile getirmiştir. Onun insan yaşamını yapraklara benzettiği ünlü dizeleri — “Nasılsa yaprakların soyu, öyledir insanlarınki de...” — çağlar boyunca yankılanmıştır. Filozof Xenophanes, Homeros’un ölümünden iki yüzyıl sonra bile, “Herkes Homeros’u öğrendiği için…” diyerek onun eğitim üzerindeki etkisini belirtmiştir.

Homeros’un yaşadığı kabul edilen yerler, tarih boyunca birer kutsal ziyaretgâh haline gelmiştir. Bornova’daki Homeros Mağaraları, Avrupalı seyyahların uğrak noktasıydı. Fransız diplomat Vikont de Marcellus, burayı “dini bir ziyaret yeri” olarak betimler. Alman gezgin Otto Friedrichs von Richter 1815’te burayı ziyaret etmiş, mağaraları zeytinliklerle çevrili, insan eliyle açılması mümkün olmayan dört doğal dehliz olarak tanımlamıştır.

  1. yüzyılda Lord Byron, Gustave Flaubert, Pierre Loti, Alphonse de Lamartine ve Yunan Kralı Otto gibi birçok ünlü isim, Bornova’daki bu mağaraları ziyaret etmiş; bazıları Homeros’un anısına resimler yapmıştır. Mart 1852 tarihli Magasin Pittoresque dergisi, Bornova’dan “Homeros’un İlyada’yı yazdığı yer” olarak bahseder.

Homeros’un etkisi yalnızca şiirde değil, düşüncede de sürmüştür. İyonya’da gelişen rasyonalizm — yani akılcılık — geleneği, onun yarattığı zihinsel atmosferde yeşermiştir. Batı’da bugün bile liselerde ve üniversitelerde Homeros orijinal Yunanca metinlerinden okutulmakta, onun eserleri “Avrupa kültürünün kaynak kodu” olarak kabul edilmektedir.

İzmir, bu mirasın kalbidir. Yeşilova Höyüğü’nden Kadifekale’ye, Homeros’un dizelerinden Bornova mağaralarına uzanan çizgi, yalnızca bir kentin tarihi değil, aynı zamanda insanlığın belleğidir.

Show more...
2 months ago
21 minutes 35 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
🗡️ Roma İmparatoru Caracalla’nın Anadolu Yılları: Tiranlığın Doğu’ya Yürüyüşü

Roma İmparatoru Caracalla (MS 188–217), tarihin hem en acımasız hem de en saplantılı hükümdarlarından biri olarak bilinir. Ancak onun Anadolu’da geçirdiği dönem, yalnızca kişisel bir çöküşün değil, Roma İmparatorluğu’nun doğuya yönelen kaderinin de simgesidir.

Babası Septimius Severus’un ölümünden sonra kardeşi Geta’yı öldürerek iktidarı tek başına ele geçiren Caracalla, Roma’dan hızla uzaklaştı. Senato’ya güvenini kaybetti, orduya dayandı ve askeri despotizmini Anadolu üzerinden yeniden biçimlendirdi. MS 214’te Trakya üzerinden Anadolu’ya geçtiğinde, artık Batı’nın değil, Doğu’nun hükümdarı olmayı seçmişti.

Caracalla, Büyük İskender’e duyduğu hayranlığı bir devlet ideolojisine dönüştürdü. Anadolu’da, İskender’in anısını diriltmeye adanmış bir propaganda yürüttü. Nikomedia (İzmit) ve Nikaia (İznik) çevresinde kamp kurarak İskender’in Makedon falanksını örnek alan özel bir birlik oluşturdu. Kendi yüzünün yarısı İskender’e benzeyen heykeller yaptırdı; bu yalnızca sanat değil, bir kimlik inşasıydı — “İkinci İskender” olma iddiası.

En dramatik sahne, Truva ziyareti sırasında yaşandı. Homeros’un dizelerine duyduğu hayranlıkla Akhilleus’un mezarında kurbanlar sundu, ardından azatlı kölesi Festus’u “Patroklos’um” diyerek oraya gömdü. Bu sahne, onun artık tarihten çok mitolojiyle konuştuğunun göstergesiydi.

Caracalla’nın Anadolu’daki politikaları, yalnızca askeri değil, düşünsel bir hesaplaşmayı da içeriyordu. Aristoteles’in İskender’in ölümünde rol oynadığına inanarak Aristotelesçi filozoflara zulmetti, akıl yerine tutkuyu, ölçü yerine güç gösterisini yüceltti. Bu dönemde Anadolu kentlerinde dikilen anıtsal heykeller, tiranlığın estetik simgelerine dönüştü.

Caracalla’nın Anadolu’daki varlığı, yaklaşan Parthia (İran) Seferi’nin ön hazırlığıydı. Nikomedia’dan Antakya’ya uzanan hat boyunca ordusunu yeniden düzenledi; Anadolu, Roma’nın Doğu stratejisinin kalbi haline geldi. Ancak sefer başlamadan, MS 217’de Harran yakınlarında (Carrhae) kendi muhafızları tarafından öldürüldü. İskender’in izinden gitme hayali, tam da Doğu’nun eşiğinde son buldu.

Caracalla’nın Anadolu dönemi, Roma tarihinin psikolojik ve coğrafi eksenini değiştirdi.

  • Politik: Roma’nın yönetim ağırlığı Batı’dan Doğu’ya kaydı.

  • Kültürel: Mitoloji, devlet ideolojisinin parçası haline geldi.

  • Askerî: Anadolu, Roma ordularının yeni üssü oldu.

Sonunda Caracalla, yalnızca bir tiran değil, Roma’nın Doğu’ya yönelişini başlatan karanlık simge olarak anıldı. Onun deliliği, imparatorluğun gelecekteki dönüşümünü hazırladı. Tarih, bazen en çılgın saplantıların bile uygarlıkların yönünü değiştirdiğini gösterir. Caracalla’nın Anadolu’su, bunun en çarpıcı örneğidir.

(Kaynaklar: Cassius Dio, Herodian, Historia Augusta, Grant & Southern.)


Show more...
2 months ago
19 minutes 46 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
🥀 Svetlana Alexievich – İkinci El Zaman: Sovyet Sonrası Sesler

Belaruslu Nobel ödüllü yazar Svetlana Alexievich, Secondhand Time (İkinci El Zaman: The Last of the Soviets, 2013) adlı eserinde, Sovyetler Birliği’nin çöküşünü resmi tarihin satır aralarından değil, insanların kalplerinden ve mutfaklarından anlatır. Kitap, Stalin sonrası dönemin gölgesinde büyüyen, 1991’de bir sabah uyandığında ülkesi yok olmuş milyonlarca insanın tanıklıklarını bir araya getirir. Alexievich’in amacı, tarih yazmak değil; “insan ruhunun tarihini” kayda geçirmektir.

Sovyetler’in çöküşü, sıradan Ruslar için bir ülkenin değil, bir kimliğin yıkılması anlamına geldi. “Homo sovieticus” denilen insan tipi, ideolojinin yok olmasıyla yönünü kaybetti. Komünizmin sona ermesi, yalnızca bir rejimin değil, bir inanç sisteminin ölümüydü.

Ekonomik açıdan, 1990’ların başı tam bir şok terapisi dönemiydi. Enflasyon yüzde 2600’e fırladı, birikimler bir gecede buharlaştı. Mühendisler pazarcı, profesörler kaloriferci oldu. “Para” artık utanılacak değil, tek saygı duyulan değerdi. Sovyetlerin “eşitlik” ideali, oligarkların saraylarına, çelik kapılar ve taş duvarlarla çevrili malikânelere dönüştü. Artık halk “devrim” değil, “döviz kuru” konuşuyordu.

İdeolojik çöküş ise daha derindi. “Büyük Fikir” kaybolduğunda, insanlar ilk kez özgürlükle ne yapacaklarını bilemedi. Kimi için özgürlük korkusuzluktu, kimi için blue jean ya da VCR. Birçoğu, “Tanrı’yı değil, markaları” keşfetti. Kelimeler kutsallığını yitirdi, yerini eşyalar aldı. Alexievich’in ifadesiyle, “artık insan kitap okumayı değil, başarıyı öğrenmek istiyordu — ama Rus romanları bunu öğretmezdi.”

Toplumsal doku hızla parçalandı. Zenginler ve yoksullar, neredeyse farklı dünyalarda yaşamaya başladı. 1990’lar gangsterler, karaborsa ve sokak çatışmalarıyla anıldı. İnsanlar, “savaşsız bir iç savaşın” kazananları ve kaybedenleri olduklarını fark etti. Diller bile değişti — “voucher”, “şatıl tüccarı”, “döviz koridoru” gibi kelimeler Rusçaya sızdı.

Bireysel hatıralar, bu tarihsel dönüşümün en çıplak aynasıydı. Herkesin kendi “Gorbaçov’u”, kendi “Yeltsin’i” vardı. Kimisi için perestroyka bir umut, kimisi için ihanetti. Bir kadın babasının 1937’de tutuklandığı yılı “hayatımın en mutlu yılı, çünkü âşıktım” diye anlatıyordu. Tarih, kişisel duygularla iç içe geçmişti; aşk, korku ve kayıp aynı cümlede yaşıyordu.

Savaşın ve baskının bıraktığı ruhsal yaralar kuşaklara yayıldı. Kamplardan dönen erkekler konuşmaz, içerek ölürdü. Bazıları tutuklanmadığı için suçluluk duyardı: “Ben niye alınmadım?” Kötülük sıradanlaşmıştı — cellatlar, komşular ve akrabalar arasında yaşıyordu. Travma, intihara kadar uzanıyordu: General Akhromeyev ülkenin çöküşüne dayanamayarak kendini astı; başka bir eski asker, “hayatım bir yalanmış” diyerek kendini yaktı.

Yeni Rusya’da para kutsallaştıkça, eski “küçük adam”ın onuru silindi. İnsanlar artık “iyi bir hayat” ile “büyük ulus” arasında bölünmüş haldeydi. Zengin olanlar bile sarhoşken eski Komsomol şarkılarını söylüyor, “belki Stalin geri gelmeli” diyordu. Doksanların sonunda, özgürlük yorgun bir halk için yeniden demir el özlemine dönüştü.

Yalnızlık, yeni çağın en yaygın duygusu oldu. Herkes “hayatın başka bir yerde sürdüğünü” hissediyordu. Mutfaklarda samizdat okunup votka içilen geceler, artık kimsenin kimseye güvenmediği bir sabaha uyanıyordu. Alexievich’in tanıkları arasında biri şöyle der:

“Komünizm yıkıldığında anladım ki, ben özgür değilim — sadece yalnızım.”

Savaş, baskı ve toplumsal değişim, insan ruhunda kalıcı yaralar açtı. İnsanlar ideallerini gömdü ama anlam arayışını durduramadı. Kiliseler yeniden doldu; inanç, çoğu için bir teselli değil, bir yas mekânı haline geldi. Alexievich’in “ikinci el zaman” dediği şey, tam da bu:
Artık ne geçmiş tamamen ölü, ne de gelecek gerçekten doğmuştu. Sovyet sonrası Rusya, iki çağ arasında sıkışmış bir insanlığın yankısıydı.

Show more...
2 months ago
16 minutes 37 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
🇹🇷 Vasilis Dimitriadis: Bir Evin Hikayesi

Vasilis Dimitriadis – Bir Evin Hikayesi: Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler

Vasilis Dimitriadis, Osmanlı arşiv belgelerinin düzenlenmesi ve araştırmalara kazandırılması konusundaki titiz çalışmalarıyla tanınan bir tarihçidir. 1931’de Komotini’de doğan Dimitriadis, 1954’te Selanik Üniversitesi Felsefe Fakültesi’nden mezun olmuş, bir yıl sonra Makedonya Tarih Arşivi’nin müdürlüğüne atanmıştır. Londra Üniversitesi SOAS’ta Prof. V.L. Menage’ın öğrencisi olarak Osmanlı paleografyası eğitimi almış, 1972’de “Evliya Çelebi’ye Göre Orta ve Batı Makedonya” adlı teziyle doktor unvanını kazanmıştır. 1984’te Girit Üniversitesi Türk Etütleri Profesörlüğü’ne seçilmiş, 2000’de emekli olana dek Osmanlı tarihi dersleri vermiştir. Aynı zamanda Akdeniz Etütleri Enstitüsü’nün kurucu üyelerindendir.

Dimitriadis’in kariyeri boyunca yürüttüğü en önemli görevlerden biri, Yunanistan genelindeki Osmanlı arşiv malzemesinin tasnif edilmesi ve korunmasıdır. Makedonya Arşivi’ndeki 4.000’i aşkın defterin düzenlenmesini sağlamış, Aynaroz ve Girit’teki Osmanlı belgelerini kurtarmıştır. 1983 tarihli Topography of Thessaloniki during the Turkokratia (1430–1912) adlı eseriyle Atina Akademisi ödülüne layık görülmüştür.

Ancak Dimitriadis’in en dikkat çekici çalışması, Bir Evin Hikayesi adlı kitabıdır. Bu eser, Mustafa Kemal Atatürk’ün ailesinin Selanik’teki “Pembe Ev” olarak bilinen mülkü üzerine yürütülmüş benzersiz bir arşiv araştırmasıdır. Yazar, 80’i aşkın Osmanlıca ve 16 Yunanca belgeyi inceleyerek, evin mülkiyetine dair tartışmalara ışık tutmuştur.

Belgelere göre, evin ilk sahibi Ferhad oğlu İskender’dir. Ali Rıza Efendi, 1877’de evin büyük hissesini Hatice Zarife’den, Zübeyde Hanım ise kalan kısmını 1878’de Yusuf Efendi’den satın almıştır. 1883 tarihli mahkeme ilamı, evin iki bölüme ayrılarak genişletildiğini; bir kısmın Ali Rıza, diğer kısmın Zübeyde Hanım adına tescil edildiğini gösterir. 1887’de Ali Rıza’nın vefatıyla mülk tamamen Zübeyde Hanım’a kalmış, 1888’de ekonomik sıkıntılar nedeniyle küçük ev satılmış, ancak Pembe Ev mülk olarak korunmuştur.

1912’de Selanik’in Yunan yönetimine geçmesiyle, ev “terk edilmiş Türk malı” statüsüne alınmıştır. 1917 tarihli bilirkişi raporu, evin üç meskenden oluştuğunu ve sahibinin Zübeyde Hanım olduğunu belirtir. 1924’te yapılan kayıtlar, mülkün 144 metrekarelik bir alanda üç katlı bir yapı olduğunu doğrular. 1930’da ev Serafımidu ailesine, 1936’da Selanik Belediyesi’ne geçmiş, ertesi yıl Türk milletine armağan edilmiştir. 1951’de müzeye dönüştürülen yapı, bugün Selanik’teki Türk Konsolosluğu arazisinde yer almakta ve Atatürk’ün doğduğu ev olarak kabul edilmektedir.

Dimitriadis, kitabında resmî anlatılardaki çelişkilere de dikkat çeker. Uzun yıllar boyunca evin kiralık olduğu ileri sürülmüş, hatta 2000’li yıllarda bile “Atatürk ailesinin kiracı olduğu” iddiası yinelenmiştir. Ancak Osmanlı tapu ve vergi kayıtları, evin 1878’den itibaren aile mülkü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dimitriadis, bazı belgelerde “erkân-ı harb kolağası Mustafa Kemal Bey” adına yapılan yanlış kayıtların kafa karışıklığına yol açtığını, fakat bu hataların sonradan düzeltilmiş olduğunu belirtir.

Doğum yeri tartışması da kitapta ele alınır. Bazı yazarlar Mustafa Kemal’in Pembe Ev yerine başka bir evde doğduğunu veya Langadas’taki Sarıger köyünde dünyaya geldiğini ileri sürmüştür. Ancak Dimitriadis, belgelerin ve 19. yüzyıl sonu vergi kayıtlarının Pembe Ev’i Mustafa Kemal’in çocukluk evi olarak doğruladığını savunur.

Sonuç olarak Bir Evin Hikayesi, Atatürk’ün ailesine ve Selanik’teki mülküne dair en kapsamlı belge incelemesini sunar. Dimitriadis’in çalışması yalnızca bir evin hikayesini değil, Osmanlı arşiv sisteminin güvenilirliğini ve tarihî mirasın nasıl siyasallaştırıldığını da gözler önüne serer.

Show more...
2 months ago
30 minutes 53 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
🕌 Üsküdar'ın Kayıp ve Mevcut Sarayları

Kemal Kahraman'ın kaleme aldığı "Üsküdar’ın Kayıp Sarayları" başlıklı makale, Üsküdar'ın Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki zengin saray kültürünü ve yerleşimindeki stratejik önemini kapsamlı bir şekilde inceliyor. Üsküdar'ın, eski İstanbul'a yakınlığı, ulaşım kolaylığı ve temiz havası sayesinde hanedanlar ve varlıklı kesimler için gözde bir yerleşim yeri olduğunu belirten makale, günümüze ulaşan ve kaybolan sarayların izini sürüyor.

Üsküdar, Osmanlı İmparatorluğu'nda sıradan bir yerleşim yeri olmanın ötesinde, özel bir statüye sahipti. Türkler tarafından İstanbul'dan yaklaşık yüz yıl önce yurt edinilen bu bölge, zamanla İstanbul'u seyretme ayrıcalığına sahip, karşı yakada yer alan mütevazı ancak seçkin bir beldeye dönüştü.

Evliyâ Çelebi'nin Seyahatnâmesi'nde bahsedilen irili ufaklı 42 saray yapısı, bölgenin saray kültürü açısından ne kadar yoğun olduğunu gözler önüne seriyor. Bu yapılar arasında doğrudan saltanat makamına ait sarayların yanı sıra, padişah kızları için inşa edilen "sultan" sarayları, vezir, âlim ve ileri gelenlerin konakları da yer alıyordu. Üsküdar, padişahın ve ailesinin saltanat kayıklarıyla yaptığı "göç-ü hümâyûn" törenlerine de ev sahipliği yaparak hareketli ve bereketli bir atmosfere sahipti.

Makale, Üsküdar'ın tarihi saraylarının mimari özelliklerinin ve işlevlerinin zamanla nasıl değiştiğini detaylıca anlatıyor. Erken dönemde inşa edilen birçok saray, ahşap esaslı olmaları nedeniyle yangınlar ve zamanla terk edilmeleri sonucu yok olmuştur. Bunların en önemlileri şunlardır:

  • Üsküdar Sarayı (Kavak Sarayı): Fatih Sultan Mehmed döneminde başlayan bu kompleks, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan'a yazlık saray olarak yaptırılmıştır. Duvarları porselen çinilerle kaplı, yüksek ve görkemli bir yapı topluluğuydu. Ancak 18. yüzyıl sonlarında eski işlevini kaybetmiş, harabeye dönmüş ve Sultan III. Selim tarafından yıktırılarak yerine Selimiye Kışlası inşa edilmiştir.

  • Şerefâbâd Sahil Saray-ı Hümâyûnu: Sultan III. Murad tarafından yaptırılan ve Nedim'in beyitlerinde dahi övgüyle bahsedilen bu kasır, padişahların biniş yeri olarak kullanılıyordu. Günümüze ulaşmasa da, saraya su getiren maksim gibi izleri halen ayaktadır.

  • Eski Beylerbeyi Sarayı (Ahşap Saray): Sultan II. Mahmud döneminde Kirkor Amira Balyan tarafından inşa edilen bu ahşap yapı, "Boğaz’daki en şık yapı" olarak tanımlanıyordu. Ne var ki, 1851'deki yangında büyük hasar görünce "uğursuz" kabul edilerek yıktırılmıştır.

Bu kayıp yapıların izleri, Kemal Kahraman'ın da belirttiği gibi, Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, Batılı seyyahların gravürleri (Du Loir, Joseph Grelot) ve Osmanlı arşiv belgeleri gibi çeşitli birincil kaynaklardan edinilen bilgilerle aydınlatılıyor.

Günümüze ulaşan ve Üsküdar'ın siluetini süslemeye devam eden en önemli yapılar ise şunlardır:

  • Beylerbeyi Sarayı: 1863-1865 yılları arasında Sultan Abdülaziz tarafından Sarkis Balyan'a, yanan ahşap sarayın yerine yaptırılmıştır. Neo-Barok dış mimarisi ve geleneksel Türk evi planını birleştiren iç yapısıyla, Batılılaşma dönemi Osmanlı saray mimarisinin en güzel örneklerindendir. Bugün devlet misafirhanesi ve müze olarak kullanılmaktadır.

  • Küçüksu Kasrı: Sultan I. Mahmud döneminde inşa edilen ahşap kasrın yerine, Sultan Abdülmecid tarafından 1856'da yaptırılan kâgir yapıdır. Hassa mimarı Nikogos Balyan tarafından inşa edilen bu kasır, padişahların Boğaz'daki biniş kasrı işlevini sürdürmüştür. Günümüzde müze olarak hizmet vermektedir.

Sonuç olarak, "Üsküdar’ın Kayıp Sarayları", Üsküdar'ın Osmanlı İmparatorluğu'nda hem stratejik bir yerleşim hem de kendine özgü bir kültürel ve manevi merkez olduğunu gözler önüne seriyor. Makale, kaybolan sarayların tarihe tanıklık eden izlerini sürmeye devam ederken, günümüze ulaşan yapıların da Üsküdar'ın zengin geçmişini yansıttığını vurguluyor.

Üsküdar'ın Osmanlı'daki Özel Yeri ve Saray KültürüKayıp ve Mevcut Sarayların HikayesiKültürel ve Manevi Atmosfer

Show more...
3 months ago
27 minutes 3 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
🚬 Osmanlı Suriye’sinde Tütün ve Sosyal Yaşam (1600–1900): James Grehan’ın Perspektifinden Bir Analiz

James Grehan’ın çalışması, Osmanlı Orta Doğusu’nda tütünün yalnızca bir keyif maddesi değil, sosyal yapıyı ve gündelik yaşamı dönüştüren kültürel bir güç olduğunu gösterir. Grehan’a göre tütün, 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı şehirlerinde kamusal alanın yeniden tanımlanmasına yol açmış; bireysellik, sosyalleşme ve modern tüketim biçimlerinin doğuşuna zemin hazırlamıştır.

Tütün, Osmanlı dünyasına 16. yüzyılın sonlarında girdiğinde kısa sürede tüm toplumsal katmanlara yayıldı. Başlangıçta elit kesimlerin lüks tüketimi iken, 18. yüzyıla gelindiğinde köylü, zanaatkâr, asker ve kadınlar arasında da sıradan bir alışkanlık haline geldi.
Grehan, bu durumu “tütünün demokratikleşmesi” olarak nitelendirir — çünkü duman, sınıf, cinsiyet ve statü sınırlarını bulanıklaştırmıştı.

Tütünün yayılmasına karşı çıkan ulema ve yöneticiler, onu yalnızca sağlık veya ahlak meselesi olarak değil, toplumsal düzenin denetimi açısından tehdit olarak görüyordu.
IV. Murad dönemindeki yasaklar (1630’lar) bu korkunun bir yansımasıydı: kahvehaneler ve meyhaneler, sadece keyif mekânları değil, fikirlerin dolaştığı ve otoritenin gözünden uzak alanlardı.
Grehan’a göre bu yasaklar, Osmanlı’da kamusal alanın nasıl kontrol edilmek istendiğini anlamak için önemli bir pencere açar: tütün, “itaatsiz sosyalliğin” simgesidir.

Tütün, kahveyle birleşince yeni bir sosyalleşme ekosistemi yarattı. Kahvehaneler, Grehan’ın ifadesiyle “sözün, dumanın ve bekleyişin mekânı”na dönüştü. Burada insanlar gündemi tartışıyor, haber alıyor, mizah ve dedikodu yoluyla kolektif bir bilinç geliştiriyordu.
Nargile ise sabit mekânlarda uzun süreli sosyalleşmenin aracıydı — bu da Osmanlı şehir kültürünün “yavaş zamanı”nı temsil ediyordu.

Bu yeni sosyallik, Grehan’a göre modern kamusal alanın erken biçimi olarak okunabilir: bireyler devletin resmi gözetimi dışında bir araya geliyor, gündelik hayatın anlamını yeniden üretiyordu.

Tütünün yaygınlaşmasıyla birlikte kadınların da bu kültüre dahil olması, toplumsal cinsiyet sınırlarını gevşetti. Özellikle Şam ve Halep gibi şehirlerde kadınların evlerinde veya hamamlarda tütün içmesi, dönemin ahlak söylemlerinde “bozulma” olarak nitelense de, aslında kamusal görünürlüğün artışını temsil ediyordu.
Grehan, bu durumu Osmanlı modernleşmesinin “duygusal ve bedensel özgürlük” boyutuyla ilişkilendirir.

Grehan’ın yaklaşımı, tütünün sadece sosyolojik değil, duyusal bir devrim yarattığını öne sürer.
Duman, tat, koku ve ritüel birleşimi, Osmanlı insanının bedeniyle ve hazla kurduğu ilişkiyi dönüştürdü. Bu, İslam dünyasında uzun süre bastırılmış olan “duyusal deneyim” alanının yeniden canlanması anlamına geliyordu.
Tütün, bu yönüyle modern öznenin doğuşunda sessiz ama kalıcı bir rol oynadı.

  1. ve 19. yüzyıllarda tütün, Osmanlı maliyesinin de vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Vergilendirilmesiyle birlikte devlet, daha önce “günah” olarak gördüğü bir alışkanlığı resmen meşrulaştırdı.
    Grehan, bu dönüşümü “ahlaki yasaklardan mali rasyonaliteye geçiş” olarak tanımlar. Yani devletin bakışında, günahın yerini gelir aldı.

James Grehan’ın analizi, tütünün Osmanlı Orta Doğu’sunda toplumsal değişimin güçlü bir göstergesi olduğunu ortaya koyar.
Tütün, sadece bir zevk nesnesi değil, yeni bir sosyallik biçiminin, bireyselliğin ve kamusal özgürlüğün doğuşunu temsil eder.
Bugün dumanı hâlâ tüten nargileler ve kahvehaneler, aslında o dönemin “erken modern” mirasının yaşayan kalıntılarıdır.

Grehan’ın makalesi, Osmanlı toplumunu “siyaset ve din” ikilisinin ötesinde, beden, haz ve gündelik yaşam üzerinden okuma cesaretiyle dikkat çeker. Bu yönüyle çalışma, hem tarih yazımı hem de kültürel analiz açısından bir dönüm noktası niteliğindedir.


Show more...
3 months ago
29 minutes 44 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
🕵️ Gizli Savaşlar: İngiliz İstihbaratı, Teşkilat-ı Mahsusa ve Mustafa Kemal

Yazar: Prof. Dr. Sait Yılmaz

Birinci Dünya Savaşı, yalnızca cephelerde top seslerinin değil, aynı zamanda gölgelerde yürütülen zihin savaşlarının çağıydı. “Gizli Savaşlar”, bu görünmeyen cephede İngiliz istihbaratı ile Osmanlı’nın gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa arasındaki ölümcül mücadeleyi ve bu savaşın Mustafa Kemal’in liderliğine uzanan etkilerini inceliyor.

İngiltere, 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı’ya desteğini çekmiş, imparatorluğu “yumuşak karnından” vurmak için casusluk ağlarını devreye sokmuştu. Amaç, Osmanlı’yı içeriden çözmek, petrol gibi stratejik kaynakları kontrol altına almak ve Alman etkisini kırmaktı. Bu strateji; diplomasi, din, etnik milliyetçilik ve bilim kılıfındaki ajan faaliyetleriyle yürütüldü. Arkeolog kisvesiyle bölgeye gönderilen T. E. Lawrence, Gertrude Bell ve David Hogarth, hem etnografik hem stratejik haritalar çizerek modern Ortadoğu’nun sınırlarını hazırladılar.

1905’te petrolün stratejik önemi kavranınca, İngiliz istihbaratı bölgeyi tamamen hedef tahtasına oturttu. 1916’da Kahire’de kurulan Arap Bürosu, Şerif Hüseyin önderliğinde Arap isyanını örgütledi; Osmanlı ordusunun içinden bilgi toplayan Arap subayları İngilizlere kritik istihbarat sağladı. McMahon–Hüseyin yazışmaları, Sykes–Picot Anlaşması ve Balfour Deklarasyonu gibi belgeler, İngiliz istihbaratının masa başındaki savaşının belgeleriydi.

Osmanlı tarafında ise Teşkilat-ı Mahsusa, Enver Paşa’nın önderliğinde 1913’te sahneye çıktı. Bu gizli teşkilat, hem devletin hem de milletin son savunma hattıydı. Kuruluş amacı; Arap ayrılıkçılığına, Batı emperyalizmine ve Osmanlı topraklarının parçalanmasına karşı koymaktı. 30 bine yaklaşan üyesiyle Batı tarzı bir gizli servis gibi örgütlenmişti: hücre sistemi, gizli bütçe, bölge sorumluları ve örtülü operasyon yapısı vardı. Trablusgarp’tan Kafkasya’ya, Süveyş’ten Hindistan’a uzanan geniş bir coğrafyada faaliyet yürüttü.

Yine de teşkilat, kahramanlık kadar kaotik bir miras da bıraktı. Irak Cephesi’nde Süleyman Askeri Bey’in kuvvetleri 1915’te ağır yenilgi aldı. Süveyş Kanalı harekâtı başarısız oldu; Mısır’da beklenen isyan çıkmadı. Cemal Paşa, Şerif Hüseyin’in ihanetini raporlayan teşkilat uyarılarını dikkate almadı. Sonuç: Osmanlı, Hicaz’da kendi müttefiki tarafından arkadan vuruldu. Ancak aynı dönemde Teşkilat-ı Mahsusa’nın Trablusgarp ve Bingazi’de yürüttüğü gayrinizami harp operasyonları, İngiliz ve İtalyan kuvvetlerine karşı etkili başarılar getirdi. Sina’da 14 bin deve toplayarak ordunun lojistik altyapısını sağlaması, örgütün sahadaki kapasitesini kanıtladı.

Mondros Mütarekesi’nden sonra teşkilat resmen dağıtıldı ama ruhu Anadolu’ya geçti. Eski üyeleri, Karakol Cemiyeti ve benzeri gizli hücrelerle silah ve bilgi kaçakçılığı yaparak Kurtuluş Savaşı’nın istihbarat omurgasını kurdu. Bazı kaynaklara göre Mustafa Kemal Paşa, Trablusgarp yıllarında bu örgütle yakın çalışmış ve 34 numaralı üye olarak kaydedilmişti. Bu bağlantı, yeni Türk devletinin istihbarat geleneğinin köklerini doğrudan Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlar.

İngiliz istihbaratı rasyonel, kurumsal ve küresel bir ağ kurarken; Teşkilat-ı Mahsusa, inanç, sadakat ve vatanperverlik üzerine kurulmuş, doğaçlama bir direniş örgütüydü. Biri bilimle, diğeri idealizmle savaştı. Bu iki kutbun çatışması yalnızca Osmanlı’nın sonunu değil, Ortadoğu’nun bugünkü haritasını ve Türkiye’nin devlet aklını da şekillendirdi.

Prof. Dr. Sait Yılmaz, bu eserinde tarihsel belgeleri, saha raporlarını ve arşiv notlarını bir araya getirerek istihbaratın yalnızca “gizli bilgi” değil, bir ulusun kaderini belirleyen en güçlü silah olduğunu gözler önüne seriyor.
“Gizli Savaşlar”, geçmişin karanlık dosyalarını açarken, bugünün jeopolitik gerçeklerine de ışık tutuyor: İstihbarat, görünmeyen savaşların en keskin cephesidir.

Show more...
3 months ago
27 minutes 27 seconds

HAKAN AKARCALI PodcastBox / Özgün Eser İncelemeleri / Reviews of Original Works
Nüfus Bombası, yayımlandığı günden beri alarmcı bir üsluba sahip olduğu gerekçesiyle ve sonraki on yıllar boyunca da yanlış iddiaları ve başarısız tahminleri nedeniyle eleştirilmiştir . Örneğin, kitabın yayımlanmasından bu yana bölgesel kıtlıklar meydana gelmiş, ancak dünya çapında kıtlıklar yaşanmamıştır. Ehrlich'ler, eleştirmenlerin tespit ettiği kusurlara rağmen kitabın arkasında durmaya devam etmektedirler; Paul 2009'da "Belki de Bomba'daki en ciddi kusur , geleceğe dair çok iyimser olmasıydı" demiştir, oysa hiç gerçekleşmeyen felaket niteliğinde küresel kıtlıkları tahmin etmiştir.