Bu bölümde, bir yılın benden neleri alıp götürdüğünden çok, geriye ne bıraktığına bakıyorum. Yorulduğum yerleri, sustuğum anları, büyürken fark etmeden vedalaştıklarımı… Tutamadığım sözleri, ertelediğim hayalleri ama buna rağmen hâlâ ayakta kalan yanlarımı. Belki bu yıl bana “daha fazlası”nı değil, “daha az ama gerçek” olanı öğretti. Bu bölüm; kapanan bir takvim yaprağından çok, içimizde kalan izleri konuşmak isteyen herkes için.
*
Instagram: soylebirseypodcast
Elimizdeki kokina çiçeği aslında sadece kırmızı meyvelerden ve yeşil yapraklardan oluşan bir demet değil. Bu bölümde, yılbaşı yaklaştıkça vitrinlerde beliren kokinanın neden bu kadar tanıdık, bu kadar “umutlu” hissettirdiğini konuşuyoruz. Birlikte; beklemenin sabrını, tutunmanın inancını, “olursa” diye saklanan küçük dilekleri ve bir yıl boyunca solmadan kalabilmenin sembolünü hatırlıyoruz. Kokina üzerinden; yeni başlangıçlara, geç kalmadığımıza inanma ihtiyacına ve bazen sadece inanmanın bile insanı nasıl ayakta tuttuğuna dokunuyoruz. Belki de bu bölüm, bir köşede sessizce duran o çiçeğin bize fısıldadığı şeyi hatırlatmak için: Umut, çoğu zaman en sade hâliyle gelir.
*
Instagram: soylebirseypodcast
“Kapanan Yıl mı Daha Gerçek, açılan yıl mı?” bölümünde, takvimin son sayfalarının sessizce kapanırken içimizde bıraktığı o karmaşık duyguları yakalıyoruz; bir yanda yaşanmışlıkların ağırlığıyla geriye dönüp bakmanın gerçekliği, diğer yanda yeni yılın taze bir umutla önümüze bıraktığı olasılıkların hafifliği… Geçmişin bize kattıklarıyla geleceğin bizden istediklerini aynı anda düşünürken, aslında neye daha çok tutunduğumuzu sorguluyoruz: Yaşanmış ve artık bize ait olduğunu bildiğimiz eski yıla mı, yoksa “belki bu yıl olur” diye içimizde filizlenen yeni başlangıçlara mı? Bu bölüm, kapanan yılın sessiz ama etkili izlerini, yeni yılın heyecanla karışık umutlarını ve bu iki zaman arasında sıkışan insanın iç yolculuğunu anlatan samimi bir durak; belki de cevabımız, ikisinin de kendi yerinde bizi gerçek kıldığı gerçeğinde saklı.
*
Instagram: soylebirseypodcast
Dışarıda soğuk bir kış akşamı, içerideyse küçük bir ışık ve tanıdık bir sessizlik… Bu bölümde, The Holiday Movies That Made Us belgeselinden ilhamla, yılbaşı filmlerinin neden sadece film olmadığını; neden her izlediğimizde içimizi ısıtan bir hatıraya dönüştüğünü konuşuyoruz. Evde Tek Başına, Elf ve nice yılbaşı klasiğinin perde arkasındaki insan hikâyeleriyle, bu filmlerin bizde bıraktığı nostaljiyi, umut duygusunu ve içimizde hâlâ yaşayan çocuğu hatırlıyoruz. Bir fincan sıcak içecekle eşlik edebileceğin bu bölüm, yılbaşı ruhuna kısa bir mola, biraz gülümseme ve kendine sarılma daveti. 🎄✨
Bu bölümde dünyanın dört bir yanındaki yılbaşı ritüellerine yolculuk ediyoruz. Kimileri şans getirsin diye gece yarısı üzüm yer, kimileri kötü enerjiyi kovmak için tabak kırar, kimileri de yeni yıla umutla girmek için kapılarını ardına kadar açar. Farklı kültürlerin yeni başlangıçlara yüklediği anlamları, bu geleneklerin ardındaki küçük hikâyeleri ve yılbaşı ruhunun evrensel sıcaklığını birlikte keşfediyoruz. Belki de yeni yıl ritüelin tam da burada seni bulur. ✨🎄
Bu bölümde, hepimizin zaman zaman içine düştüğü o belirsiz hissi konuşuyoruz: Gerçekten tükenmiş miyiz, yoksa hissettiklerimizi kendimize bile itiraf edemediğimiz için “abartıyorum herhalde” diyerek geçiştiriyor muyuz? Günlük sorumlulukların ağırlığı, bitmeyen beklentiler, sürekli güçlü görünme çabası ve yorulduğumuzu söylemekten çekindiğimiz anlar… Hepsi birleştiğinde içimizde bir çökkünlük yaratıyor ama çoğu zaman bunun adını koyamıyoruz. Bu bölümde tükenmişliğin nasıl hissettirdiğini, hangi işaretleri görmezden geldiğimizi, kendimizi suçlamadan nasıl farkındalık geliştirebileceğimizi ve gerçekten dinlenmeye ihtiyaç duyduğumuzda bunu nasıl anlayabileceğimizi konuşuyoruz. Kısacası, “sorun ne bende?” sorusunun biraz yumuşak, biraz içten ama tamamen gerçekçi bir yanıtını arıyoruz.
Bu bölümde, uzun zamandır hayatın koşturmacası içinde hep sonraya bıraktığımız “gerçek kendimiz”e dönüyoruz; başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışırken, günlük sorumlulukların arasında sıkışıp kendi ihtiyaçlarımızı, hayallerimizi, iç sesimizi nasıl sessizce ertelediğimizi konuşuyoruz. Neden kendimizi hep listenin en sonuna yazdığımızı, hangi alışkanlıkların bizi geri tuttuğunu ve küçük ama kararlı adımlarla nasıl yeniden kendimize yaklaşabileceğimizi inceliyoruz. Çünkü bazen fark etmeden ertelediğimiz şey bir hedef, bir plan ya da bir istek değil; tam olarak biziz. Ve bu bölüm, kendine nazikçe “Artık seni ertelemiyorum” deme cesareti için küçük bir hatırlatma niteliğinde.
Bu bölümde hepimizin hayatında bir yerlerde duran o tanıdık konuya dokunuyorum: Tutamadığımız sözler.
Kendimize verdiğimiz ama bir türlü başlayamadığımız sözler…
Başkalarına “tamam” deyip içten içe yapamayacağımızı bildiğimiz o minik sözler…
Tutamadıkça üzüldüğümüz, üzüldükçe kendimize kızdığımız döngüler.
Bu bölümde;
neden bazı sözleri tutamadığımızı,
kendimize fazla yüklenmenin nasıl fark edilmeyen bir baskı yarattığını,
ve söz vermeden önce durup düşünmenin neden bu kadar önemli olduğunu konuşuyoruz.
Belki de mesele söz verememek değil…
Belki de mesele artık kendimizi daha iyi anlamaya başlıyor olmamızdır.
Bu bölümde bunların hepsini, sakin bir sohbetin içinde birlikte keşfediyoruz.
Hazırsan, başlıyoruz.
Doğru insanı bulmak… Hepimizin bir noktada kendine sorduğu, belki de cevabını bulamadığı o sorulardan biri. Bu bölümde, “doğru insan” kavramını biraz kalpten, biraz da akıldan ele alıyoruz. Gerçekten biri “doğru” olduğu için mi doğru gelir bize, yoksa o dönem bizimle aynı yöne baktığı için mi?
Bazen tanıştığımız biri bizi değiştirir, bazen de biz değiştiğimiz için artık o kişi doğru gelmez.
Belki de doğru insan, hayatımıza kalmak için değil, bize bir şey öğretmek için gelen kişidir.
Bu bölümde, aşkı, bağı, zamanlamayı ve kendimizle olan ilişkimizi konuşuyoruz. Çünkü bazen doğru kişiyi bulmanın yolu, önce kendimize dönmekten geçiyor.
Her fotoğrafın, her küçük kesik kâğıdın, her yapıştırılmış detayın bir hikâyesi vardır. Bu bölümde, sadece bir hobi değil; geçmişle aramızda kurduğumuz sessiz köprüleri konuşuyoruz. Scrapbook hazırlarken aslında neyi saklıyoruz? Unutmak istemediğimiz şeyleri mi, yoksa kendimizin bir parçasını mı?
Kimi sayfalar renkli, kimi biraz hüzünlü ama hepsi bize ait…
Bu bölüm, anıların kâğıda sinmiş haline, dokunarak hatırlamanın güzelliğine dair.
Bu bölümde “bencillik” kavramına biraz daha yakından bakıyoruz.
Gerçekten bencil miyiz, yoksa sadece kendimizi korumayı mı öğreniyoruz?
Bir başkasına “bencil” derken, aslında onun kendi sınırlarını çizmesine mi kızıyoruz?
Yoksa biz kendi ihtiyaçlarımızı erteledikçe, sessiz bir bencilliğe mi dönüşüyoruz?
Bu bölümde, “ben” demenin suç olmadığını, ama “sadece ben” demenin nereye kadar gidebileceğini konuşuyoruz.
Kendi payımıza düşen sorumlulukları, suçluluk duygusunu ve başkalarının beklentileriyle kurduğumuz o ince dengeyi birlikte sorguluyoruz.
Belki sonunda fark edeceğiz…
Bencillik sandığımız şey, bazen sadece kendine biraz daha iyi davranmaktır.
Bu bölümde, “hayır” demenin neden bu kadar zor olduğunu konuşuyoruz.
Kırmaktan korktuğumuz insanlar, kaybetmekten çekindiğimiz ilişkiler ve içimizdeki onaylanma isteği… Bazen kendimizi “evet” derken buluyoruz, aslında “hayır” demek isterken.
Peki, gerçekten neyi reddedemiyoruz? İnsanları mı, yoksa onların gözündeki halimizi mi?
Bu bölümde, sınır koymanın bir bencillik değil, bir özsaygı göstergesi olduğunu hatırlıyoruz.
Belki de asıl cesaret, “hayır” diyebildiğimiz anda başlıyor.
Bazen fark ediyorum… Kendime en acımasız olduğum anlar, aslında en çok desteğe ihtiyaç duyduğum zamanlar oluyor. Başkalarına anlayışla yaklaşırken, kendime gelince hep “daha iyisini yapmalıydın” diyorum. Ama bu bölümde biraz durmak istedim.
Kendime nazik davranmayı, hata yaptığımda bile “yine de denedin” diyebilmeyi hatırlamak için.
Belki sen de uzun zamandır kendine karşı fazla sert davranıyorsundur.
Bu bölümde, öz şefkatin ne olduğunu, neden bu kadar zorlandığımızı ve kendimize nasıl daha şefkatli davranabileceğimizi konuşacağız.
Çünkü bazen iyi gelmenin en güzel yolu, kendini affetmekten geçiyor.
Kaybettiğimiz insanlar, hayaller ya da hayatın içinde veda etmek zorunda kaldığımız şeyler… Her biri bizde derin izler bırakıyor. Yas, çoğu zaman konuşulmayan, bastırılan ya da hızlıca geçmesi beklenen bir süreç gibi görülüyor. Oysa ki yas, bir bitişten çok içimizdeki duygulara alan açmanın, vedayı kabullenmenin ve yavaş yavaş yeniden hayata tutunmanın yolu.
Bu bölümde, yasın evrelerinden, duygularımızla nasıl başa çıkabileceğimizden ve kaybın aslında bize neleri öğrettiğinden söz ediyoruz. Eğer sen de kayıpların ağırlığını taşıyorsan, yalnız olmadığını hatırlaman için bu bölüm sana eşlik edecek.
Gün boyu hiç susmadan bizimle konuşan bir ses var: iç sesimiz.
Bazen dost, bazen acımasız bir yargıç gibi davranan bu ses, fark etmesek de hayatımızın görünmez haritasını çiziyor.
Bu bölümde kendi kendimize söylediğimiz cümlelerin ne kadar güçlü olduğunu, duygularımızı ve kararlarımızı nasıl şekillendirdiğini konuşuyoruz. Virginia Woolf’un satır aralarına sinen iç sesinden, psikolojideki “öz-şefkatli iç konuşma” kavramına kadar uzanan bir yolculuk…
Kendi sesimizi düşman değil, dost kılabilir miyiz?
Bir dahaki sefere kendimize yüklenmeden önce, “Bunu en yakın arkadaşıma söyler miydim?” diye sorabilir miyiz?
Belki de en büyük dönüşüm, en çok duyduğumuz sesle başlıyor: kendi sesimizle.
Bu bölümde, hayatın en küçük anlarının bile nasıl büyük değişimlerin kapısını araladığını konuşuyoruz.
Bir bakış, bir cümle, bazen de yalnızca bir kahkaha…
Bunlar, fark etmeden hayatımızın yönünü değiştirebiliyor.
Küçük gibi görünen seçimlerin, sıradan bir günün ya da ufak bir rastlantının bile hayatımıza nasıl izler bıraktığını; bir anda bambaşka bir yola girmemize nasıl sebep olabildiğini birlikte keşfedeceğiz.
Belki de bu bölümden sonra sen de kendi hayatındaki o küçük ama dönüm noktası olan anları hatırlayacak ve onlara yeni bir gözle bakacaksın.
---
Instagram: soylebirseypodcast
Bazen yeni yaşımıza girerken içimizden geçenler sadece bir kutlama değil, küçük bir iç hesaplaşmadır.
Bu bölümde sana yeni yaşımın eşiğinde hissettiklerimi anlatıyorum:
Geride bıraktığım hayal kırıklıkları, öğrendiklerim, unuttuklarım, bir daha asla yapmam dediklerim…
Ve belki de en önemlisi; umutlarım, yeni kararlarım, yeniden başlamalarım.
Bu bir doğum günü kutlamasından çok, kendime yazdığım bir mektup gibi.
Dinlerken belki sen de kendi yeni yaşına bir “merhaba” dersin, belki bir şeyleri bırakır, belki yeni hayaller eklersin kendine.
Gel, birlikte hem geçmişe hem geleceğe bakalım; birlikte kutlayalım bu yeni sayfayı.
---
Instagram: soylebirseypodcast
Yazın koşturmacası geride kalıyor… Şimdi, yavaşlamanın ve kendine dönmenin mevsimi geliyor. Peki sen sonbahara hazır mısın?
Bu bölümde, sadece havanın değil; ruhumuzun da nasıl mevsim değiştirdiğini konuşuyoruz.
Yaprakların sararışında gizli mesajları, evimizi ve kalbimizi yeni bir döneme hazırlamanın küçük yollarını, sonbaharın bize fısıldadığı o sakinliği birlikte keşfedeceğiz.
Kendi sonbaharını nasıl karşılayacağını merak ediyorsan, bu bölüm tam sana göre.
---
Instagram: soylebirseypodcast
Sustuğumuz anlarda neler gizli?
Bir bakışın, yarım kalmış bir cümlenin ya da hiç açılmamış bir konunun ardında ne kadar çok şey var aslında…
Kimi zaman bir kırgınlık, kimi zaman bir anlayış. Bazen söylemeye cesaret edemediklerimiz, bazen de söylenmesine gerek duymadıklarımız.
Bu bölümde, sessizliklerimizin bize anlattıklarını, konuşmadan da kurduğumuz bağları ve saklı kalan duyguların hayatımıza etkilerini konuşuyoruz.
Hayatın en zor sınavlarından biri sabretmek…Ama bize sabır, çoğu zaman sadece beklemek gibi anlatıldı. Oysa sabretmek; susmak değil, içe atmak değil, kendini hiçe saymak hiç değil. Bize sabretmeyi kimse öğretmedi… Çünkü sabrın, öfkeyi dönüştürmekten, beklerken güçlenmekten, kayıpların içinden yeniden var olabilmekten geçtiğini kimse söylemedi.
Bu bölümde, sabrın yanlış öğretilmiş yüzüyle yüzleşiyoruz. Çocukluğumuzdan bugüne taşıdığımız “sabırlı ol” nasihatlerinin arkasındaki eksiklikleri, hayal kırıklıklarını ve aslında sabrın gerçek anlamını konuşuyoruz. Belki de sabır, sandığımız gibi bir zorunluluk değil; özgürleşmenin, direncin ve kendine yeniden bağlanmanın en derin yolu.
Dinlerken, kendi sabırsızlıklarınıza başka bir gözle bakmaya hazır olun. Çünkü bazen sabretmemek de en büyük cesarettir.